9 Şubat 2012 Perşembe

CİN ve ŞEYTAN KÜLTÜ YECÜC MECÜC DEVAM

o-İslâmî Hadislerde Yecüc- Mecüc;

Sidon harabelerini kazan Osman Hamdi Bey'in
kızına hediye ettiği madalyondan
Yecüc- Mecüc Dev  ve Cüc tasviri.
Tevrat'a göre Sidon Devlerin yaşadığı bölgedir.
İşte aşağıda Hz.Muhammed (S.A.V)’nin bizzat kendi hadisleri;
Mirac gecesi Allah beni Yecüc ve Mecüclerin yanlarına gönderdi; Onları dine davet ettim; kabul etmediler.. Onun için onlar, Adem ve İblis neslinden Allah’a asi gelenlerle birlikte cehenneme gireceklerdir”.

Bu hadise dikkat etmek gerekir. Peygamber, Burak adlı bir at/ araç ile Kudüs’teki “muallak Taşının” üstünden Cebrail eşliğinde Mirac’a yani göklere çıkarıldı ve cennetleri gördü yani göğün katlarını oluşturan galaksileri, Nebulaları, takımyıldızları gezdi. Orada kendisine izin verilenler ile görüşmeler yaptı. Yani Mecüclerin ülkesi gösterilen Orta Asya’ya veya Sibriya’ya gitmedi ancak yükselirken gördüyse de ne olduğunu anladığını bile sanmıyorum. Mirac’ta konuştuğu Yecüc ve Mecücler göklerde yaşayan ve Allah’a tabi olmamakta direnen göksel varlıklar olarak anlaşılmalıdır.

Bir diğer hadis;

Amerikan askerleri öldürdükleri Afgan askerlerinin üstüne
"Yecüc- Mecüc" olduklarından mı İŞİYORLAR?



“Küçük gözlü, kırmızı yüzlü ve suratları kalın deriden yapılmış kalkanlara benzer, Türkler’e (Yecüc- Mecüc’e) karşı savaşlar yapmadıkça hüküm günü gelmiş olmayacaktır.”

Türkler ne yaman bir düşmandır. Onların düşmanlarına verecekleri ganimet, çok az, alacakları pek çoktur” dediğini okuyoruz.
Abdullah Bin Büreyde’nin babasından hikâye ederek anlattığına göre Hz. Peygamber buyurmuştur ki;
“Sizler, şüphesiz, çekik gözlü, bir kavimle çarpışacaksınız. Onlar sizleri üç defa sürüp kovalayacaklar ve sonunda Arap yarımadasında size yetişeceklerdir.
Birinci istilada onların önünden kaçanlar kurtulacaklardır. İkinci takipte de bazılarınız kaçıp kurtulacak, bazılarınız helak olup gideceklerdir.
Üçüncüde ise onların istilalarının kökü kesilecektir.”
İslam Hadis İlminin büyük yazarlarından biri olarak tanınan Aliyyül Kari’nin “Türklere dokunmayınız, ilişmeyiniz” hadisine ilişkin İslamcı açılımı ise aşağıdaki gibidir;

p-TÜRKLER MAYMUNMUŞ;
Narnia (M.Ö.2500’ lerde Van Civarında yaşamış halk ve devletin adı. Krallarının adı da Russ’tu. Kynk.) filminde ülkemizde yaşadığı iddia edilen bu Keçi şeytan adam günümüz Arap ve Yahudilerinin, Aramilerin, Ermenilerinin, Ruslarının, Greklerinin, Avrupa'nın atalarıydı. Sizce Kim maymun ya da Yecüc- Mecüc? Kim cinlere ve şeytanlara taparmış?
“Türklerde insanlığa has yumuşaklık ve çelebi insanlara mahsus merhamet yoktur. Belki onlar başka bir tür insan cinsidirler. Onlara insan değil de nesnas (uzun kuyruklu bir maymun türü)denilse daha uygundur. Türkler, Yecüc ve Mecüc artıkları ve onların kardeşleri ve temsilcileri olduklarını söylemek onların neme nem insanlar olduklarını beyan etmeye kâfidir. Bununla beraber hiçbir şek ve şüphe edilmemelidir ki onlar son derece zararlı ve fesad ehlidirler. İslam ülkelerine ve Müslümanlara verdikleri zararın haddi hesabı yoktur. Allah onların yüzlerini kıyamete kadar bize göstermesin.” Kaynak-Mirkatü’l Mefatih)

Kaynak adları, Hz. Muhammed’in hadislerini toplayan altı kişiden en doğru yazmakla ünlenenlere aittir. Buhari-K. Cihad 95,96; Müslim K. Fitan 63,64-66

Çünkü,o da atası Hz. İbrahim gibi kendilerine en uzak yerden düşman seçme alışkanlığını tekrarlamıştır. Her yaratılan yeni kavim kendisine dost ve düşman seçer.Onlar da öyle yapmışlardır.
İslam orduları İran'ı feth etmiş ve Ceyhun nehri kıyılarına dayanmıştır.Çünkü Hz.Muhammed onu ve arkadaşlarını bu bölge halkından oldukça korkutmuştur.

Haber kendisine ulaştığında Hz.Ömer Hz. Muhammed'in kendisine verdiği bilgiler dahilinde kaygılanır
İşte bir de Hz.Ömer’in Taberi’den alınan bir kaygısı:

“Keşke oralara kadar ordu göndermemiş olaydım.Ceyhun nehri ile aramızda ateşten bir deniz olmasını ne kadar isterdim.Çünkü oraların ahalisi (Türkler)oradan çıkacak ve üç defa dağılarak yeryüzünü istila edeceklerdir.Üçüncüsü onların sonu olacaktır.Bu bela ve müsibetin Müslümanların üzerine gelmesinden ziyade Horasan ehlinin üzerine gelmesi benim için evladır.”


r-Hadislerle Arap Milliyetçiliği örnekleri işte;
 “Arap’lar Arap’ların eşitidir. Mevali de Mevali’nin. Ey Mevali, içinizde Arap’lar ile evlenmiş olanlar suç işlemiş olurlar, kötü yapmış olurlar. Muttaki 8/24-28- Lewis Çevirisi
“Ey Arap kendinden olanla ve kendi denginle evlen ve yapacağın çocukların safiyeti bakımından dikkatli ol ve asla zenci ile evlenme. Çünkü zenciler çarpık yaratık olduklarından onlarla evlenenlerin çocukları sakat ve çarpık doğar.” Muttaki 8/24-28- Lewis Çevirisi

Bir hadiste Hz. İsa’nın Peygamberimiz (sav)’e Mirac sırasında şunları söylediği bildirilmektedir:

Şekil 178-Günümüz Yahudi Mason tarikatının taptığı cin/ şeytanlardan biri. Sizce kim şeytana tapıyor?
“Yecüc ve Mecüc her tepeden saldırmaya başlarlar. Ve uğradıkları her suyu içip tüketirler, karşılaştıkları herşeyi bozup altüst ederler, bunun üzerine halk feryad ederek Allah’tan yardım diler. BEN DE (HZ. İSA) ALLAH’A DUA EDEREK Yecüc ve Mecüc’ü öldürmesini isteyeceğim. Bu duam kabul olacak ve yer onların leşleriyle pis pis kokacak. Ben Allah’a tekrar dua edeceğim. Allah da bir su gönderecek ve o su onları taşıyıp denize atacaktır”

Kripto Ermeni veya Harran Sabi’si Hermesçi olan Said Nursi Deliüzzaman bir sözünde Dabbetü’l Arz’ı (Gog-Deccal) şu şekilde tarif etmektedir:

O Dabbe bir nev'dir (tür, çeşit). Çünki gayet büyük bir tek şahıs olsa, her yerde herkese yetişmez. Demek dehşetli bir taife-i hayvaniye (hayvan topluluğu) olacak. Belki "bir ağaç kurdundan başkası haber vermedi..." (Sebe Suresi, 14) âyetinin işaretiyle, o hayvan, Dabbetü’l Arz denilen ağaç kurtlarıdır ki; insanların kemiklerini ağaç gibi kemirecek, insanın cisminde (bedeninde) dişinden tırnağına kadar yerleşecek.32
...Allahu a'lem, o Dabbe bir nev'dir. Çünki gayet büyük bir tek şahıs olsa, her yerde herkese yetişmez. Demek dehşetli bir taife-i hayvaniye olacak...
Bediüzzaman bu sözünde, Dabbenin tek büyük bir hayvan olursa her yere yetişmesinin mümkün olmadığına, bu nedenle de bir tane hayvan değil, bir hayvanlar topluluğu olduğuna dikkat çekmektedir.
„...’bir ağaç kurdundan başkası haber vermedi.’ (Sebe Suresi, 14) âyetinin işaretiyle, o hayvan, Dabbetü’l Arz denilen ağaç kurtlarıdır ki; insanların kemiklerini ağaç gibi kemirecek, insanın cisminde dişinden tırnağına kadar yerleşecek...“

İncil de Yecüc- Mecüc kehanetlerini yukarıdaki kadarıyla bırakmaz;

Ve;
Kıyamet yaklaştığında Kudüs yakınlarındaki Magedon denilen yerde, Şeytanın önderliğinde Gog- Magog denilen yaratıklar türeyecek, Armageddon savaşlarını yaparak tüm dünyada karışıklık çıkaracaklardır.
179- Hz. İsa kendisini çevreleyen gılmanları arasında. Bunlar "üç yaşından büyük olmayanlardan seçilecekmiş1
(1.Dünya Savaşında Çanakkale’ye saldıran İngiliz savaş gemilerinden birinin adı da “Armageddon” du hatırlayalım.)
Bunun akabinde, Hz. İsa yeryüzüne inecek  kendisine inanan geçmişteki insanları dirilterek bin yıl 
(Milenyum ) yer yüzünde adalet ve egemenliği sağlayacaktır.
" Rab'bin kendisi, bir emir çağrısıyla, baş meleğin seslenmesiyle ve Tanrının borazanıyla gökten inecek. Önce Mesih'e ait ölüler dirilecek.” Selaniklilere 4. Bab, 16-17

Bundan sonra Kıyamet olacak;

Tanrı Öfkesinin bağbozumu-Vahiy 19-Melek orağını yeryüzüne salladı, bağbozumunda yeryüzünün üzümlerini topladı. Bunları Tanrı’nın kızgınlığında üzümün çiğneneceği büyük tekneye koydu (Yani insanların kanlarını çıkarıp içecekler)
20-Tekneye basılan üzümler kent dışında çiğnendi. Tekneden AKAN KAN (*) üç yüz yirmi kilometrelik bir alanı kapladı, atların gemlerine dek yükseldi.
Yahudi olmayan kavimlerin bu şekilde şıralarını çıkardıktan sonra da kuşlara yem edilmesi ve son olarak da dünya ile birlikte ateşe atılmaları var.
Ancak Yahudiler ve Hıristiyanlar öyle cennete kolay gidemeyecekler, onların temiz ve seçilmiş olanlarından sadece hiç kadınla ilişkiye girmeyen ve bu yola kirlenmeyen J) oğlanlar Cennete gidecekler. İşte ayeti.
Bir kilise ikonunda İsa "3" yaşlarındaki
Gılmanlarıyla resmedilmiş.

İncil "Yuhanna Vahiy-Kuzu ve Kurtulanlar 1-5; “Sonra Sion Dağında Kuzuyu (Allah-İsa) ve onunla birlikte 144.000 kişinin durduğunu gördüm.... Bunlar kadınlarla ilişki sonucu lekelenmeyenlerdir. Çünkü kız oğlan kızdırlar. Kuzu her nereye giderse Onun ardı sıra gidenlerdir. İnsanlık içinden Tanrıya ve Kuzuya kurtulmalık (fidye) karşılığında sağlanan ilk üründürler. “
Hıristiyanların imanı yerinde olanları ve Yecüc-Mecüc’e karşı Armagedon savaşlarına katılanlar ise “Yeniden yaratılacak dünyada her kusurdan arınmış cennet yaşamına devam edeceklerdir. Yani cennet yok. Gene burada devam.(Vahiy son bölüm olsa gerek. Her şeyde de sayı numara vermekten bıktımJ)) Merak eden açsın okusun.
Zeus'un gılmanı Ganimedes- Promoteus da Ateşi yürütmektedir.
Tevrat’ta Allah’ın “erkek çocuk” aldığını kanıtlıyor
Say.8: 18 “İsrail'de ilk doğan erkek çocukların yerine Levililer'i seçtim”
Kuran Vakıa Suresi-17-“Çevrelerinde ölümsüzlüğe erdirilmiş gençler (gılmanlar-oğlanlar) dolaşırlar.”
Tur Suresi-24;”Kendilerine ait sedefte saklı inci gibi civanlar dolaşır çevrelerinde”

Yani öyle bir Allah düşünün ki, cennetine “oğlan” dolduruyor ”Keyfine düşkün bir Allah” olmalı.
Bunun nesine tapılır ki? Anlayan beri gelsin. Bunlar apaçık başka yıldızların kavimleri işte. Kıyamet denilen günde topluca gelip “bağbozumu yapacaklar. Bizleri yiyecekler. Nesine tapılır ki bunun. Aslında askeri tedbirler almak gerekmiyor mu?
Neyse zaten az kaldı, tapınaklar insanları kurtarır umarım.J)

Buraya kadar “şeytana tapıp” başkalarını “şeytanın askeri” ilân etmeye meraklı işgalci ve soykırımcı, hileci (Grek, Yakup, Paris adları hileci, üçkâğıtçı” demektir.),sahtekâr tüccar, eşcinsel, cinsi sapık, insan kurban eden, cinlere, şeytanlara tapan ve ırkçı batının, masum “çoban” kavimlere attığı iftiraları okuduk. Yani, dev ve cüce kavimlerden oluşan göklerdeki kötü cinlerin yeryüzüne ineceklerini ve Asya’nın “çoban” kavimlerinin bunların askeri olacaklarını iddia ederek ezeli düşmanlıklarını ve yeryüzüne “tek ırkın” hâkim olmasını isteyen, başkalarına “yaşam hakkı tanımayan”  hileci ve üç kâğıtçı kavimlerin bu dinlerinden herkes acilen kurtulmalıdır.

TÜRKLER YECÜC MECÜC DEĞİLDİRLER

Eski Türk masallarında ve yine Türk olan Keloğlan masallarında geçen zengin,bereketli toprakların,hazinelerle dolu evlerde oturan devlerin olduğu "Kaf Dağı" ardında bulunan, devlerle hizmetçileri cücelerin yaşadığı ülke..
"Orta Asya'dan bakıldığında elbette, Kafkaslardan (Kaf=Dağ;Kas=Sarp,yüksek) Ağrı,Cudi, Zağros, Hindikuş ve Himalaya dağlarının ardındaki kavimlerdir.Yani,Hindistan,İran,Anadolu, Yunanistan, Mısır bölgeleridir.

Bu zenginlik nedeniyle Konfiçyus'un ve Tao'nun kitaplarında bile "Batıya göç" kutsal olarak gösterilir.Hatta Tao,diğer adı ile Lao Zu bile,"Tao Te King" adlı 500 kelimelik kitabını bitirdikten sonra bir ineğe binerek "Batıya göç" eder ve bir daha kendisinden haber alınmaz.
Timur istilalarına kadar batıya olan göçler,işgaller hep bu zenginliği ele geçirmek için yapılmıştır.
Yani,gerçek Yecüc-Mecüc kavimleri kendileri olan bu milletler,eski Mu Kıtası dini olan RA-MU dinini ters yüz ederek,kendilerini "kutsanmış temiz",bizim gibi gerçek,temiz kavimleri de "lanetli" göstermişlerdir.

Tevrat'ta her ne kadar Yafes'in soyundan Mecüc-Magok soyunun,İran üzerinden orta Asya’ya yayıldıkları, buralarda savaş,felsefe,bilim alanında büyük gelişmeler gösterdikleri yazılsa da doğru değildir.
Çünkü Yahudilere verilen Kenan toprakları zaten Yecücler ve Mecücler ülkesidir. Yani devler ve cücelerin yaşadığı ülkedir.
Türkler, "Mu Kıtasından" gelenlerdir. Hz.Muhammed de Türklerin "Adem Soyu" olduğunu bir hadisinde bildirmiştir.

İşte aşağıda Hz.Muhammed’in bizzat kendi hadisleri;

“Mirac gecesi Allah beni Yecüc ve Mecüclerin yanlarına gönderdi; Onları dine davet ettim; kabul etmediler.. Onun için onlar, Adem ve İblis neslinden Allah’a asi gelenlerle birlikte cehenneme gireceklerdir”.

Ama Muhammed kendi bildirdiği Kur’an ve hadisleri kavrayamamış veya çarpıtmıştır. Bu şekilde halka verilen hadislerin yol göstermeleri üzerine Araplar İran ve Anadolu üzerine saldırmış ve şeytanlarının yardımıyla ele geçirmiştir. Bize gelmeden önce de Zerdüşt olan Persleri ve Kürtleri de ciddi bir soykırımdan geçirmişlerdir. Süleymaniye’de bulunan bir belgede Arap işgali şöyle anlatılır;

”Kutsal yerler yakıldı. Ateşler söndü ve büyüklerin en büyüğü kendisini gizledi. Arap zülmü Şehrizara kadar olan tüm köyleri harap etti. Kadınlar ve kızlar esir alındı.
 “Yahudi ve Hıristiyanlar “ Kuran’ı sizden iyi bilirler. 250 yıldır Kuran’a da her türlü müdahaleyi de yapmaları ele geçirdikten sonra da İ.S.650’den İ.S.950’ye kadar geçen sürede Araplar sonradan “Mavera ün Nehr” yani “nehrin öte yanı” adını verecekleri Seyhun-Ceyhun nehirlerinin arasında bulunan ve “Güney Türkistan” olarak bilinen bölgeye saldırmışlar ve Hz. Muhammed’in hadisleri doğrultusunda Yecüc-Mecüc” kavmi olarak niteledikleri atalarımızı “Soykırım”a tabii tutmuşlardır.

Dağıstan’da İ.S.716’da Cürcan’da esir aldıkları Türklerden 12.bin kişiyi değirmen bulunan bir su yatağına götürüp keserler ve akan kanları ile DEĞİRMENDE ÖĞÜTTÜKLERİ BUĞDAY UNUNDAN EKMEK YAPIP YERLER. Buna da “İntikam Ekmeği” derler. Sadece bu şehirde kırk bin Türk Halife YEZİD tarafından vahşice katledilirler.

Yecüc-Mecüc nitelemesinde Arap/İslam bakış açısından Türkler, başta Araplar olmak üzere insanlığa felaket getirici bozguncu, baş belası, bu nedenle de kıyamete kadar insanlıktan duvarla ayrılmayı hak eden bir kavim olarak görülüyor.
Bu noktada kimse Türklerin böyle bir duvarla insanlıktan ayrılmadığı, dolayısı ile Yecüc-Mecüc’den kastedilenin Türkler olmadığını söylemesin. Çünkü bu durumda başka bir kavim de yoktur ve de olmamıştır.

Aşağıdaki mektuplar örneğinde olduğu gibi belki de “Son Uyarı” yapma gereği bile duymadıklarını görüyoruz. Kafadan “teslimiyet ve kölelik” önermektedirler ya da “soykırım”   ile tehdit etmektedirler.

Şimdi de Halid Bin Velid’in İranlı komutan Hürmüz’e yazdığı mektuba bir bakalım. İranlılar da Yafes’in oğlu Meday soyundandırlar ve ilk kurdukları devletin adı da “Medya’dır. Babil ve Asur’u onlar yıkmışlardır;
Siz İslam Dinine giriniz, emniyet ve güven içinde yaşamanıza devam edersiniz. Eğer İslam Dinine girmezseniz, o zaman bizim hâkimiyetimizi kabul ediniz. Zimmi olun.(Yaşamasına anlaşma ile izin verilen)biz de sizi koruyalım. Başkalarının size taarruz etmesine fırsat vermeyelim. O takdirde bize cizye,(haraç)vermeniz gerekir. Yok bunu da kabul etmezseniz size yapacak bir şeyimiz kalmamıştır. Aramızdaki hükmü Allah verecektir. Fakat biz öyle bir ordu ile gelmişiz ki, bu ordunun erleri ölümü sizin hayatı sevdiğinizden daha fazla seven kimselerdir.”

Şimdi de Hıristiyan fatihlerin Amerikan yerlilerine okudukları “Requerimiento” (Rekverimiento-Uyarı) mektubunu okuyalım;
 Mu ve Atlantis kıtalarını gösteren bu harita 
 Kıtalararasın yolculukları göstermektedir.
Reddettiğiniz veya işi kurnazlığa vurup bizleri oyalamağa kalkıştığınız takdirde sizlere dosdoğru bir şekilde derim ki Allah’ın yardımıyla var gücümüzle üzerinize saldıracağız, amansız bir savaş verip sizleri boyunduruk altına sokacağız. Sizi, kadınlarınızı ve çocuklarınızı köle haline getirip satacağız. Hükümdarımızın emriyle bedenlerinizi istediğimiz gibi kullanacağız, mallarınızı alacağız ve sizlere elimizden gelen her türlü kötülüğü yapacağız.”
Mektuplar biri birinin aynısıdır. Ancak bunlar açıkça bir tehdit içermekte ve niyetlerini göstermektedir.


Tevrat'ta Türkler "kıyılarda yaşayanlar ve Allah'a ilk bel bağlayanlar*" olarak da geçmektedir.Biz,Nuh soyu değiliz.Bütün bu iddialar Musa'dan 800 yıl sonra Tevrat'ı yazan Ezra'nın uydurmalarından başka bir şey değildir.

İşte Kuran'dan bir ispat;
"İsra Suresi :5-Bu ikiden birinin vakti gelince üzerinize pek güçlü olan kullarımı göndereceğim. Onlar da yurdunuzda her şeyi araştıracaklar.Bu yerine gelecek bir vaattir. "
"Her yeri araştıracak olan pek güçlü kullarım" diye tanımlanan millet Cengiz Han ve sonrası gelenlerdir.
Eğer bunlar Yecüc-Mecüc ise Tanrı bunlara neden "Lanet kullarım" demiyor da methediyor?

Türk milleti,bu uydurma yecüc-memcüc milletince yapılan çok büyük iftiralara maruz bırakılmışltır.Sebebi de, Tanrılarının bile ayar tuıtturamadığı için aramıza saldığı bu Tüp Bebeklerden türeme kavimleri aramızda yaşatmamızdan,genetiklerini güçlendirmemizden başka nedir ki?

İyilik et kemlik bul.
Haritadaki İngilizce metnin tercümesi;"İ.Ö.70.000 yıl önce kutsal kitapların esinlenip yazıldığı yerin coğrafi yerleşimi."
Şekil 181-M.Ö.70.000'LERDE YAZILMIŞ KİTABA GÖRE MU'KITALI DÜNYA HARİTASI Sol altta yazarın 1927 tarihli imzası

İnsanlığın Yıldızlara gidip gelen medeniyetinin olduğu Türklerin anayurdu MU KITASI.
Bana sorarsanız, Zülkarneyn, küresel bir imparatorluk olan, Mu Kıtasının Asya’dan Avrupa’ya uzanan kolu olan Büyük Uygur İmparatorluğunun Kağanıydı, batıda gördüğü “güneşin balçıkta batması” ise bataklık olan Hollanda, Belçika, Finlandiya bölgeleriydi ya da Atlantis’in batmasından dolayı çamur olması muhtemel Atlantik Okyanusu da olabilir.


Şekil 182- Büyük Uygur İmparatorluğu Haritası
+
   
Hollanda ve Belçika bölgesi bu bataklıkları bilindiği gibi önce Atlantik kıyılarına büyük setler ördüler ve bataklık sularını yel değirmenlerinden pompalar yaparak okyanusa pompalayarak kuruttular. Portekiz’den Hollanda’ya kadar bölge efsanelerinde Atlantik Okyanusunda dev yılanlar, ejderler ve canavarlar olduğundan denizciler açılmaya korkuyorlardı. Keşifler sırasında bir çok denizci bu yüzden Atlantik okyanusundaki keşiflere katılamamıştır. Çok kaynak olduğundan buna kaynakça göstermeye bile gerek duymuyorum.
Şekil 183-Sağda Uygur Ecesi, elinde Hükümdarlık asası (Açılır mızrak olur başka hünerleri de vardır) Soldaki Uygur Hanı "6" yapıyorlar. Hanın tacında “tek göz” var.

Ayrıca Uygur Hanının elinde de Sümer tanrılarının açıldığında iki uçlu mızrak olan, “Mumya’nın Dönüşü” filmine de konu olan “Asa” vardır. Sağdaki Uygur Ecesi “sol elinde” bu asayı tutmaktadır ve elleriyle Tanrı soyunun meleklerin işareti olan “6” işareti yapmaktadırlar. (Dedelerimiz de masonmuş bak yav.) Bu arada saltanatın da “Ece’de” olduğunu görüyoruz.

Uygur Ecesinin elinde görülen imparatorluk/ Çobanlık asası/ sustalı mızrak Anadlo tanrıçası Kibele'nin de ellerindedir.
Kibele

Herkes Sami kavmiyetçiliğinin ürünü olan aldatmacalardan, hilelerden kurtularak özüne dönsün!
Yüce Türk Milletine “Mecüc” lanetli cüce diyen şeytanlara ve cinlere tapan Arapların kitabı halen bizlerin bıraktığı kültürün bozulmuşu olan şeytana tapma ibadetlerini “haklı gösterme” çabasındadırlar. Kureyş Yezidileri günde sabah ve akşam iki vakit namaz kılarlardı. Kur’an’ın aşağıdaki ayeti bunları “mazur gösterme, kazanma” derdine düşmüştür.

Yezidi İbadeti “İki Vakit namaz”
Kehf 18.28. “Benliğini, sabah-aksam yüzünü isteyerek rablerine yalvaranlarla beraber tut. İğreti dünya hayatının süsünü isteyerek gözlerini onlardan kaydırıp uzaklaştırma. Ve sakın, kalbini bizim zikrimizden/ Kuranımızdan gafil koyduğumuz, boş arzularına uymuş kişiye boyun eğme. Böylesinin işi hep aşırılıktır.”

Zaten ne olduklarını da kendi şeytan tanrıları onlara ne güzel anlatmaktadır;

Yasin Suresi 36;6- “Babaları uyarılmamış bir kavmi uyarasın diye gönderildin. Çünkü onlar habersiz gafillerdir. Doğrusu çoğunun üzerine azap gerçekleşmiştir. Artık onlar iman etmezler.”
Artık kıyamet gelmiş ve bir peygamberle uyarılmamış lanetli bir kavim. Kıyamette “uyarmadı demesinler” diye peygamber gönderilen bir kavim. Bunlardan her şey beklenir.

Türk milletine gıcık şeytan tanrı eski kavimlerin “ömürlerini kısaltmayı haklı gösterirken, yer kürenin topraklarını da “kutup bölgelerinden” kırptıklarını/eksilttiklerini” itiraf derdine düşmüştür. Yani toprağımızı çalıyorlar.

 Enbiya 21;44. “Gerçek su ki, biz onları ve atalarını, ömür kendilerine uzun gelecek kadar nîmetlendirdik. Hâlâ görmüyorlar mı ki, biz yerküreye geliyor, onu uçlarından eksiltiyoruz. Galip gelenler onlar mı?”
Ayrıca tanrının yani Allah’ın öteki koruyucularla göklerdeki cennetine çekildiğini, dünyamızı bıraktığı gözcülerle “gözetlediklerini”, onlara göre “mahlûkat- hayvan” olduğumuzu, günahlarımızı ve sevaplarımızı yazdıklarını, saatimiz dolduğunda “bizleri helak” edecekleri tehdidini de Kur’an’da görüyoruz. Bizim gibi hayvanları bu gözcüler ya da çobanlar neden beklerler?

 Çoban sürüyü neden beklerse ondan beklerler. Neyse Kur’an’ın ifadesini geciktirmeyelim;
Yunus Suresi-11-“ Önünde ve ardında insanoğlunu izleyen melekler vardır. Allah’ın emri ile onları gözetirler. Bir millet iman ve gidişini bozmadıkça Allah o halkın durumunu değiştirmez, Allah bir milletin kötülüğüne hüküm verince artık o hüküm durdurulamaz. Mahlûklar için Allah’tan başka koruyucu yoktur”.
Ya bunlar nöbetten sıkılır da bir an önce dönmek ya da hoşça vakit geçirmek için bize savaş, anarşi ve hayal edemeyeceğimiz felaketler hazırlıyorlarsa yandık ki yandık!
Böyle yanlış yapan melekleri yani vampir cin ve şeytanları tanrı cezalandırabilir mi? Ceza korkutucu olur mu?
Eyüp peygamberi bile şeytanın bir sözü ile “al istediğin gibi dene” diye eline teslim eden tanrının şeytana, kıyamete kadar bizleri yoldan çıkarmak için izin verdiğini ve “geciktirilenlerden olacağını” söylediğini unutmayalım.  Biz Eyüp peygamber olsak hava cıva.
Tanrının cezalandırdığını kabul edelim ama bu ceza çobanın sürüye verdiği cezayı geçmez gibi geliyor. Mahlûkat için tanrı meleğini harcar mı hiç?

Hele şeytan gibi fikir üreten, zeki, işine sadık bir “sınav meleğini” harcayabilir mi?

Onunla kim bilir kaç gezegen dolusu kölesini her an sınava çekmektedir bu tanrı.
Siz tanrı olsanız şeytan gibi usta sınav meleğinizi harcar mısınız?

Şekil 185- Yüksek gökdelenler gökteki Cin vb. varlıklara
"olgunlaştığımızı göstermek için" yeterli değil mi?
İlle gelip yemelerini mi beklemeliyiz? Yoksa “kolaylık olsun” Diye mi?
Bence kıyamet “diriliş” değil de İncil’deki kuşlara yedirme yem etme olayı ile ilişkili gibi geliyor. Dünya bahçesine insanı bırakmışlar, bunca yıldır çıkarılmış, kaybolmuş veya hazırda ne kadar maden, ziynet ve akla hayale gelmedik insan ürünü varsa tümü onlara kalacak. Bahçenin meyveleri sadece “hayvani” yanımızla vereceğimiz lezzetten çok ürünlerimiz daha cazip bir lezzettir.

Ayrıca “olgunlaştığımız” görsünler diye yıldızlara tükselen gökdelenler de dikerek;

“-Görün, gelin, bizi yiyin!” Diye bağırmıyor muyuz?

Dinlerde böyle varlıkların yazdığına inanan akıllı insan türünün bunun tersini yapması, saklanması ve saklaması gerekmez mi?

Onlar da bizlere bu yüzden mi görünmüyorlar dersiniz?

Belki de görünmek için çabalama vardır. Büyük şeytanları İsa gelip bu dünyayı yok edecek ve seçilmiş 144.000 Yahudiye yeni denizleri olmayan yuvarlak bir dünya verecek beklentisiyle özellikle bunları dikmedikleri ne malum!

M.Ö.2000-1500’lerde 75 yaşında “çocuk ve kenan toprakları” vaadiyle tanrısının peşine takılan, 25 yıl dolaştıktan sonra vefat eden Ur’lu İbram’ın ardılı olduğunu iddia eden Yahudiler ile işbirlikçileri olan kovulmuş İran, Hint, Mısır, Babil büyücülerinin torunları günümüzde ataları İbram’ın vadini İncil’de İsa’nın kıyamette vereceği yeni  ”denizsiz yuvarlak dünyaya” arttırmışlardır.
“Tek tanrıcılığı ve şeytana karşı savaşı ile ” ile öne çıkan Zerdüştlükten İslam’a gizlice “kötünün ve hilenin” öne çıkarıldığı, “iyinin ahmaklığının ve pasifliğinin” çaktırmadan beyinlere zerk edilmesiyle, insanların sinsice şeytana tapınmaya itildiklerini gördük. Bu “yerleşik kavim dinlerine” daha dikkatli yaklaşmak hatta uzak durmak sizlerin tecihine kalmıştır.

Göçebe kavimlerin yerleşik kavimlere, “- dünyanın sonunu getireceksiniz, yerleşmeyin!” diye yalvarmaları, saldırıp engellemeleri, dağ dervişlerinin tüccarları taşlamaları, tüccar, hileci, dünyada güçlü olmak için insanlığın düşmanı olan şeytan ve cinlere kölelik eden yerleşik kavimleri engelleyememiştir.


187- Atom Bombası patladıktan sonraki resmi.
Buna bakan son görüntüsünü görmüş olur.
Önce kör olur ve yanar!
Yerleşik kavim ve göçebe kavim dinlerinde de geçtiği gibi şeytan gerçekten insanların düşmanıdır ve “ ölümlü dünyada güç ve saltanat uğruna” yüz yaşında bulduğu tek oğlunu gözünü kırpmadan şeytana (Yahve/ Allah) kurban eden bir İbrahim örneğine inandırılan insanlara  bu gün sunulan dünya “ömrünü tamamlamış bir dünyadır”.
Dinler hakkındaki bilgiler doğruysa ki öyle görünüyor, göçebe kavimlerin bu gezegeni korumak uğruna artık yapabilecekleri bir şey de kalmamıştır.
Bu yüzden bu kavimlerin dinlerinin “kelime oyunlarına dayalı” kökenlerini bu kadar incelemeye ve açıklayarak tanıtmaya çalıştım.

Ama,Tevrat'ta Nuh oğlu Sam soyundan olduklarını iddia eden Sami soyu oldukları iddiasındaki Araplar, Farslar Türkleri aşağılamaktan geri duruyorlar mı bir bakalım;



TÜRK EFSANELERİ DIŞINDA, TÜRK NEDİR?

Sami soyu güden Siyonistlerin TÜRK MİLLETİNE iftiralarından birisi "TÜRKÇE CEHENNEM DİLİDİR". İFTİRASIDIR. Meğer, Kur'an'ın Türkçe'ye çevrilmeme nedeni bu inanışmış;



TÜRK DİLİ CEHENNEMİN DEĞİL TANRININ DİLİDİR.

2007 yılında ölen İran’ın önemli din ulemalarından kabul edilen Ayetullah Müctehidi, Youtube’ta da yer alan bir konuşmasında Türk dilinin “cehennemin dili”, Fars ve Arap dilinin ise “cennetin dili” olduğunu söylemiş.

Sözünü de peygamber Muhammet’in bir hadisine dayandırmış. Bu hadisin sözde iddiasının kaynağı olduğunu söylemiş.

Asırlardır "Kur'an-ı Kerim'in Türkçe'ye çevrilmesinde demek bu yüzden karşı çıkmış bu şerefsizler." Yani biz zaten cennete giremeyeceğiz okumasak da olur. Bu şeytanın döllerine köle yaratıldık öyle mi? Vay sizin dininize de kitabınıza da inananın aklına sıçayım sizinde elbette, ölmüş de olsanız.
 

Azerbaycan’ın Araz News haber sitesinde 08 Nisan 2014 tarihinde bu konu işlenmiştir.

İran’ın I. Dünya savaşından sonra İngiltere’nin yaptığı yeni dünya düzeni gereğince İran’ın başına sözde “Fars” olduğu iddia edilen Şah Rıza’yı getiren ve Türk katliamı yaptıran ırkçı İran kültüründe büyüyen bu şeytan Ehrimanın oğlu, ırkçılıkte epey ileri gitmiş.

Çünkü peygamber Muhammet’in hadislerinde özellikle Yecüc-Mecüc konusunda Türklerin kast edildiği, “çeçkik gözlü, yüzleri kalkan derisi gibi kırmızı, savaşçı, çevik, asla bulaşılmaması gereken kavim” şeklindeki ifadesinden ve diğer hadis kaynaklarında da “Türk” adının Muhammet tarafından kullanılmadığını tespit ettiğimize göre Ayetullah Müctehidi Tehrani adlı kendisini “Allah’ın kelamı=Ayetullah” ilan etmiş sapığın iftirası kesinlikle hadislere dayanmamaktadır.

Ama böyle bir inanış var mıdır, varsa nerede geçmektedir ki bu şeytan Ehriman’ın dölü bunu öğrensin ve bu terbiyesizliği yapsın?

Evet, böyle bir ifadeye yakın zamanda, “google kitaplar” da rastladığım, ABD’li profesör Justin Perkins’in 1843 yılında ABD’de yayınladığı “Eight Years in Persia=İran’da Sekiz Yıl” adlı araştırma kitabında, kendisinin İran Urumiye’de Türkçe öğrenirken öğrendiğini anlattığı yazısında gördüm. Ve o konuyu dilimize çevirdim;

Eight Years in Persia- Harward Unıv. Yayınları 1843 Justişn Perkins. S.223;

“.......Nasturi rahibimiz, baş rahip, ve vaiz Haziranın ortalarında, Tebriz'de çıkan veba salgını yüzünden evlerine gittiler. Urumiye'den yakında ayrılma ihtimali içinde Tebriz'e dönmelerinin uygun olacağını düşünmemiştim. Bizi terk etmelerinden sonra dikkatimi Türkçe öğrenmeye vermiştim. Azerbaycan Türkçesi, yazılı bir dil değildir ve öğrenme olanakları sağlamak da sınırlıdır. Bu dilden, Türkçe-İngilizce on bin kelimelik bir sözlüğü Alman misyonerlerin hazırladıkları küçük dil bilgisi sözlüklerinden yararlanarak düzenledim. Bunlar, mükemmel olmasalar da görevimiz esnasında zaman zaman gerektiğinde yardımcı olmaktadırlar.

Burada konuşulan yaygın Türkçe, farsça ve Arapça ile zenginleştirilmiş, parlatılmış Osmanlı Türkçesinden farklıdır ve bölgenin şartlarına göre halkın biçimlendirdiği karakterleri içerir.

....Türk dili, fazlasıyla doğal olup, dilde hakimiyete, komutaya dayanır. Eski Sakson dilimizden çok daha görkemli olan, kendine özel ses bükülmeleri, düşmeleriyle kendi anahtarı altında yuvarlanır gider.

Efsanede geçtiği gibi, “Yılan, Havva'yı baştan çıkartmayı arzu etti” ifadesi, yaygın konuşulan üç doğu dilinden biri olan tartışma ve ikna edici özelliğe sahip Arapçadan yapılmıştı. Havva, kibar konuşmayı, aşkı ve cinsel tahriki işaret eden Fars dilinde Adem ile konuşmuştu.

Melek Cebrail, onları cennetten kovmakla görevlendirildi ve, Arapça, Farsça ve homurdanarak boşuna zaman kaybettiğini gördü ve gök gürültüsünü andıran ve tehdidin dili olan Türkçe yapılan bir uyarıyla kovma işlemi gerçekleşti.

Sonunda Cebrail konuşmaya başladı, korku yüreklerini kapladı, aceleyle kaldıkları mutluluk mekanını terk ettiler.”

Bu karakteristik özelliğini hala barındıran Türkçe, İstanbul ve Küçük Asya'da hakim bir dildir. Fakat uzak doğuda öne çıkan büyüklerini, Muhammedi Türkçe olarak işaret edenlerin dillerinde,alçalan, yükselen, dileyen ses tonlarıyla bükülebilen ve galibiyeti ifade eden, konuşanlarının hürmet ettiği bir dildir.

Kuzey İran'da bütün sosyal sınıflar arasında konuşulan tek dil Türkçedir ve bölgeye gelen misyonerlerin ilk dikkatlerini çeken şey budur....””

 

İran Cebraili Faravahar. İslam ulemaları da Muhammet de Cebrail'i bu şekilde tasvir etmişlerdir. Bütün siyer kitaplarında buna rastlayabilirsiniz

Daha sonra da “Peygamberlere vahiyleri Cebrail’in Farsi ve Arabi dillerde fısıldadığına inanılırsa da bu inanış yaygındır. Cebrail bütün peygamberlere vahiyleri Türkçe olarak fısıldamıştır.” Şeklinde konuyu bağlayan Justin Perkins’e bu tespitinden dolayı, “173” yıl sonra da olsa bir teşekkürü borç biliyorum.

Yazar Justin Perkins'in yazdığı bu kitapta konuştuğu İran'lı Nasturi rahibi bir tespitte daha bulunur ki bu Müslümanları çok kızdıracak bir tespittir.

Bu İran'lı Nasturi din adamı, "Sahte, yalancı peygamber " diye andığı Hz. Muhammet'in tebliğ ettiğine inanılan Kur'an'ın da, Peygamber Muhammet'i "9" Dokuz yaşında iken Büşra şehri Arabistan Kiliseleri Episkoposu iken, bu kiliseye davet edip, sırtında "peygamberlik mührünü" görüp açıklayan meşhur rahip Bahira'nın yazdığını, İslam'ın da bu yüzden uydurma din olduğunu da iddia etmektedir.
Buraya kadar İngilizce'den Türkçe'ye çeviren 
Alaeddin Yavuz


Türk, hem Türk olan kişi hem de halkı için tekil ve çoğul içerikli bir addır.
Tevrat ve ondan eski Sabi dibindeki kaynakları es geçiyorum.
Yıllar önce yaptığım, kısmen yayınladığım yazılarıma eklediğim, Arap ebced-Huruf ilmi, İbrani Kabalası, Grek huruf ilmine göre hazırlanmış harflere verilen sayısal ve sembol değerlerine göre ortak çıkardığım sonuç aklımda kaldığı kadarıyla şöyleydi :
Hindistan Kalküta Konark Güneş Tapınağındaki
kıyamette yeryüzüne ineceğine inanılan çark/Teker.
T=Tekerlek/Medeniyet Tüm kültürlerde tekerlek/Çark medeniyeti temsil eder zaten.
Ü=Sesli harflerin tümü ÖKÜZ BAŞI/ÖKÜZBAŞLI anlamı taşır.
R=Baş, tanrının veya yaratılmış mahlukatın başıdır.
K=El, organ anlamında eldir.
Birleştirdiğimde:
T=Medeni/Çağdaş
Ü=Öküz başlı
R=Baş
K=El
Öküz başlı Baş'ın (Allah'ın) Çağdaş/Medeni Eli. Anlamını çıkartmıştım. Bunun açılımı da şudur : TANRI, YERYÜZÜNDE MEDENİ TÜRK MİLLETİ İLE DÜZENİNİ SAĞLAMAKTADIR, YOLDAN ÇIKAN KAVİMLERİ ONUNLA TERBİYE ETMEKTEDİR. Atilla, 451'de Roma'yı kuşattığında Vatikan ne demişti? :
"TÜRKLER TANRININ KIRBACIDIR, BİZİ ONLARLA CEZALANDIRIYOR"
Gerisi size kalmış.

Diğer yandan baktığımda:
Türk efsaneleri dışında, Farsça sözlüklerde "Güzel İnsan" karşılığı vardır. 
Kanatlı Cebrail, peygamber Muhammet'e vahiy 

tebliğ ediyor. 16.yy. İran minyatürü.
Cebrail'in ÇEKİK GÖZLÜ" olduğuna dikkat 
ediniz. Bu durumda, Türkler ALLAH ve 
MELEKLERİNİN SOYUdur.
Araplar,Farslar bize köle yaratılmış, 
aşağı düzeyde türlerdir.

Bütün milletlerin kendilerine adlarını veren dinleri vardır. Ben bir de farklı olarak şuna inanırım, milletlere ve yurtlarına adlarını veren komşularıdır, başkalarıdır.
"-Biz Farslar, üç milletten olduk, Türk, Hint, Fars" diyen İranlı komşularımız bize güzel ad vermişler. Teşekkür ederim. 

Mitolojik tanrılar kılsız olurlar, kıllıları, Musa'ya kendini Türkçe adıyla "Adı BEN olan tanrı*" diye tanıtan Tevrat'ın Yahve'si de sevmez ve Levilileri buluşma çadırına almadan önce tüm vücutlarındaki kılları kazıtmalarını emreder. Lübnan DÜRZİLERİ, yeniden dirildiklerinde, çekik gözlü kavimlerden birine mensup doğacaklarına inanırlar. (Kynk-Dürzilerin ve Dinlerinin Kökenleri -Philip K.Hitti. N.York-Colombia Univ. yayınları 1928;-The Orijins of the Druz People and Religions-N.York 1928)
*( Tevrat Mısır'dan Çıkış 3.Kitap 13.-14.ayetler;
Çık.3:13 Musa şöyle karşılık verdi: "İsrailliler'e gidip, 'Beni size atalarınızın Tanrısı gönderdi' dersem, 'Adı nedir?' diye sorabilirler. O zaman ne diyeyim?"
Çık.3:14 Tanrı, "Ben Ben'im" dedi, "İsrailliler'e de ki, 'Beni size, Ben Ben'im diyen gönderdi.'"
Bu konu James Churchward'ın Mu'nun Çocukları kitap dizisinde işlenmiştir.

Muhammet, çekik gözlü kavimleri İslam öncesi tapındıkları çekik gözlü kılsız boyları 5 metreden aşağı olmayan cüce/mecüc tanrılarının soyları olarak tanımlar. 
16.yy.da yapılan bu İran minyatüründe İnsan başlı at"
(Burak) üstünde duran peygamber Muhammet'tir.
Yanında bulut üstünde duran da Allah'tır.

Bütün İslam eserlerindeki minyatürlerde melekler çekik gözlü olarak tasvir edilmişlerdir. Yani onlara göre biz Arapların Allah'larının soyuyuz göklere aitiz ve güzeliz. 

İtirazı olan, İranlıların cehennem, cennet tasvirlerine baksın. Sayfamda bir kaç minyatür olacak.
Hatta Allah bile bulut üstünde, çekik gözlü cehennemde ceza çekenleri Burak üstünde oturan Muhammet ile seyreder. Resimler alttadır. Birinde, çekik gözlü Cebrail Muhammed'e vahiy bildiriyor. Diğerinde, bulut üstünde sağ üstte oturan Allah'tır.



Bu tarihi tespitlerden sonra bazı batılı tarihçi ve dil bilimcilerin, Sümer, Hint, Fars, Asur, Mısır, Grek medeniyetlerini incelediklerinde bunların tanrılarından, dini ritüellerine, ilahilerine, efsanerine kadar yazılı kaynaklarında “Türkçe” diline rastladıklarını görmekte, “Ey Dünya İnsanları Hepimiz Türküz” diye kitap yazan ABD’li yazar Gene D. Matlock boşuna mı yazıyor dersiniz?

Bütün insanlığa, “kaynağını dinlerden alan aptallıktan, yeryüzündeki bütün savaşların, fitnelerin sebebi olan DİNİ IRKÇILIK” saçmalığından vazgeçmelerini öneriyorum.


HERMETİZM ve GREK HERMETİZMİ’NİN KÖKLERİ

Grek (Yunan) Hermetizmini tanımak;

Hermes
M.Ö.335’te, günümüz Türkiye Çanakkale Biga ilçesi sınırlarında meydana gelen savaş ile Büyük İskender’in Pers imparatorluğunu ele geçirmesiyle Mısır’da kurulan Ptolomi hanedanı döneminde Mısır’ın Thoth, Djehuti (Yehuti- Yahudi), Lah gibi adlarla bilinen kâtip tanrısının karakteri ile birleştirilerek Grek Hermes’i yaratılmıştır. Harran’da yaşayan Sabi büyücülerinin öğretileri ve onların öğretilerinden etkileneilerek yazılmış Yahudi Tevratı, Zerdüştlük, Mitracılık ( Pers Mihr dini ve Roma Mitracılığı dini) ilkelerinin Grek tüccar zihniyetiyle birleştirildiği, hileyi, yalanı, ahlaksızlığı öne çıkaran ama “herkesçe kabul edilen doğruların içine gizleyerek” kötüye, şeytana tapıcılığı öne çıkaran Grek Hermetizmi yaratılmıştır. Greklerin hükmettiği 300 yıl boyunca idarelerindeki kavimlere kendi din ve dillerini baskı ile Kabul ettirmeleri sayesinde bu düzenbazlık doğu kültürlerine de bu dönemde bulaştırılmıştır.

Mısır Hermetizmi veya Thoth (Tut, Tat)/ Djehuty (Cehuti), Lah, Jehuti (Yehuti), Tahuti , Tehuti, Zehuti, Techu (Teçu), veya Tetu yanında Khemenu’nun tanrısı sıfatı da vardı. Adlarından birisinin de Hermes (Hermeus) olduğu iddia edildiğinden, Grek Hermes’inin de adını ondan aldığı yazılmaktadır. Zaten Greklerin kendilerine ait hiçbir şeyleri yoktur, Yahudiler gibi kovulmuşlar topluluğu olduklarından her şeylerini konu komşu toplumlardan çalmışlardır.

İslam kültüründe de İdris peygamber olarak bilinen Yehuti adına Mısır Hanedan listesinde Onyedinci Hanedan Döneminde, I.Sobekemzaf’ın ardından dördüncü firavunun (Djehuti) adında rastlıyoruz. Yapılan arkeolojik kazılarda I.Hanedan döneminde (M.Ö.3050-2890 ) milattan once yani dördüncü bin yılda onun sembollerinden en önemlisi olan Babun Maymunu heykeline Abidos’ta (Papio Cynocephalus- çömelmiş cinsel organını tutan) rastalnılmıştır. Sonradan Heliopolis yakınlarındaki Khemenu şehri onun kült merkezi oldu. İleriki dönemlerde insan vücutlu, İbiş Kuşu (Karaleylek- Kelaynak kuşu) başlı ve başının üstünde “Hilal Ay ve bazen de “Dolunay” taşır şekilde resimleri ve heykelleri yapıldı.

Maat salonunda yargılayan, ifadeyi kaydeden,
terazinin ibresini denetleyen küçük babun maymunu da
 Tut/ Thoth'tur.
Zamana hakim oldu, geçmişe gidip Re’ye baba oldu bçylece “ilk ve son- A-Z, Alfa- Omega” oldu ve Haz. İsa’ya da kaynak oldu. Sihri ve büyünün tanrısı, tanrtıların dilini karelere bölerek insanlara okuryazarlığın öğretilmesini kolaylaştıran Alfabeyi icat etti, mamarlık, matematik pozitif bilimlerden aklınıza gelenin ilkini o buldu.

Eşi olarak da dönüşümlü olarak kişiliği adaletle birleştirilmiş olan Maat/Nut ve adalet ile düzenin koruyucusu olduğuna inanılan Seşat veya kayıtları tutan, ölçülerin ve bina inşatının mucidi olan Netjer olduğu geçmektedir.
Daha ileriki dönemlerde 15. Sırada düşük tanrıçalardan olan ve adaletle tanımlanan kişiliği ile Nehmet-awi (Yağmalananı geri getiren, çalınmışları geri getiren demektir.) ile de evliliği geçmektedir. Her ikisi de yasa koyucu ve yargıçlık özelliklerine sahip olduklarından Nehmet-awi ona çok yakışan bir eş olmaktadır. Yazdığı ve kaybolduğu sanılan 42 kiştabı ile bütün pozitif bilimlere ait papirüs ve öteki yazmaların bulunduğu “Yaşam Evine- Per Ankh” onları okuyup öğrenmeye sadece onun öğrencileri girebilirdi.

Kâtip Tanrı kültü Mısır ile eş zamanlı olarak Babil ve Asur’da da ortaya çıkmıştır. Sümer’in ilk kâtip tanrısı olan ve tanrıların kararlarını insanlara bildirmekle yükümlü olan Sümer’in yer ve döllerin tanrısı ve en büyük üç tanrıdan birisi olan  Enki/ Ea’ydı. Ancak o bu sıfatıyla hiç anılmadı ve asıl “kâtip tanrı” olarak anılan Nisaba/ Nidaba'ydı.
Babil döneminde, Enki’nin oğlu Marduk darbe yapıp baş tanrı olunca, Marduk’un oğlu Nabu/ Nebo/ Nebi “kâtip tanrı” olarak öne çıkarıldı. Tut’un  bütün sıfatları onda da vardı.
Bu külte tapan büyücü rahipler Babil’in yıkılışından sonra Urfa Harran’a taşındılar. Yahudilerin Babil sürgününde Harran Sabilerinden öğrendikleri bilgileri yeniden yazdıkları Tevrat’Ta geçirmesiyle Tut’un adı olan Djehuti/ Thehuti/ Yehuti/ Yahudi” adını benimsediler.

Yahudilerin Mısır’dan çıkışları M.Ö.1100 ile 1393 yılları arasında herhangi bir zaman olarak değerlendirilmektedir. Oysa firavun adlarında 16.hanedan döneminde (M.Ö.1650’ler) “Jacob Ba’al-Yakup Ba’al” adına, gene M.Ö.1600- 1580’lerde Djehuti yani Tut’un adlarından biri olan “Yahudi” adına rastlıyoruz. Bu durumda Yahudiler Mısır’dan çıktıktan sonra Yahudi adını aldıklarına göre Tevrat’ın Yahudilerin uydurmalarından, yakıştırmalarından ibaret bir kitap olduğu, böyle bir kitap, kavim adı varsa ki varmış bunların da Musevi/ Yahudiler olmadıkları anlaşılmaktadır. Mısır’ın Yahudi tanrısı Tut’un çağdaşı Sümer’in Nisaba’sı, Babil’in Nabu’su, İran’ın Hürmüz’üdür.

Grek işgali döneminde bu dinler tamamen bozulmuş ve yoldan çıkmışlardır.

Paris Louvre Müzesi
Nabu/ Nebo/ Nebi
Kâtip tanrı
1-Nabu-(İbr. Nebo,Arp-Nebi); Soyağacı; Büyük dedesi baş tanrı An, onun oğlu Ea/Enki dedesi, babası Marduk, anası Serpantium, eşi Taşmetum (Tashmetum), tapınağı E-zida (Büyük İkamet- Ruhül Kudüs), gücü “bilgi”, remzi tablet ve kalem işini gören bir kama/ takoz, kil ve taş tablet, hediyeleri, bilmek ve bilgi, büyü, görünmezlik ve açıklıktır.
Adı “nb” harfleriyle yazıldığından “çağrılan kişi” (mesih, peygamber) anlamına geliyordu. Bazı kaynaklarda adı,“ne-abu” şeklinde yazıldığından adının “parlayan, parlak “ anlamında Suriye efsanelerinden farklı anlam kazandığı da görülmektedir. Babil’in ve Asur’un yazı ve akıl tanrısı olarak kısa bir dönem tapınıldı (M.Ö.2000). Marduk baş tanrı olunca Borsippa’daki kendi tapınağı “E-zida” da ikamet etti.
Tanrıların kâtibi, yazının ve aklın koruyucusu, başlangıç’ta Marduk’un olduğu gibi Sirrul/ Mushhushshu’ya (Muşhuşşu-kanatlı yılan ejderha-İştar kapısında resmedilen.) binendi, sol elinde kil tabletlere çivi yazısı yazmaya yarayan bir tür kama/takoz tutan (Stylus) Asur ve İkinci Babil dönemlerinde tarım ve sulama ile de ilişkilendirilen tanrıdır. Bazen su tanrısı ve bereket tanrısı olarak da tapınıldı. En büyük tapınağı Borsippa’daki E-zida’dır. (Babil).
Su, yer, akıl ve döllerin tanrısı Ea/ Enki’nin oğlu Marduk’un baş tanrı oluncaya kadar geçen dönemde Borsippa yakınlarında dedesi Ea’nın “E-ZİDA” adlı evinde oturan olarak bilinirdi. Marduk’un baş tanrı olmasıyla babasının baş veziri/ bakanı ve tanrılar meclisinin de kâtibi/ yazıcısı oldu. İnsanların ve tanrıların kaderlerini tanrının isteği üzerine kutsal kil tabletler üzerine kazıyarak (hakkederek) yazabildiğinden etkisi sınırsızdı. Ayrıca insan ömürünü uzatmaya veya kısaltmaya da yetkisi vardı.
Dedesi Ea’nın görevi olan baş tanrı ve tanrılar meclisinin emirlerini insanlara tebliğ görevini devrettiği Sümer tanrıçası Nisaba’dan (peygamberlik) devralarak yazının ve büronun patronu oldu.

Asur İmparatorluğu-M.Ö.1800-1600;1244-1208;699-627

İlk önce Marduk’un kâtibi ve bakanı (veziri) olarak sonraları Marduk’un Serpantium’dan olan sevgili oğlu olarak asimile oldu. Babil’in yeni yıl kutlamalarında heykeli Borsippa’dan Babil’e babası Marduk ile birleştirmek için taşınıldı. Nabu, bundan sonra rahiplerin metinlerinde Asur ve Babil tanrılarının başlıcalarından birisi oldu, adı çocuklara konuldu.


Rahipliğin eski bir nişanesi olarak elleri kapanmış halde dikilen, boynuzlu şapka giyerdi. Eski rahiplik ve rahibeliğin temsili olan elleri bağlı şekilde dururdu.
Gerçekte Nabu bir batı Semitik tanrısı olarak Ebla tabletlerinde geçmektedir. M.Ö.2000’lerin balangıcında Amorluların onu  ve muhtemelen Marduk’u Mezopotamya’ya tanıtmıştır. Pers mitolojisi de dahil olmak üzere bölge mitlerinde iki tanrı birbirine yakın ilişkiler içinde yaşadılar.
Eşi Tashmetum’un adı Akad dilinde “Shamu (Şamu- Dilekleri yerine getiren, Dilekleri veren)” dan gelmektedir. Bu özelliği yüzünden “aşkın ve iktidarın (erkeklik)” ve kötüye karşı koruyucusu, merhametli arabulucu tanrıça olarak hürmet gösterilmiştir. Astronomide oğlak burcu ile birleştirilmiştir. Buna rağmen Sümer’in yazı tanrıçasının Nabu değil Nisaba/ Nidaba olduğunu belirtmek önemlidir. Bu yüzden Nabu, ileriki dönemlerde “bilginin kavranılmasını” temsil etmiştir.
Nabu mabedinde bulunan çok güzel kil tabletler ile ona sunulan adakların depolandığı yerler de onu ve yaptıklarını öven yazılı edebi kaynaklara rastlanılmıştır. Ayrıca Asur (eski Suriye) da da tapınılan bir tanrıydı.
I.Salmanasar onun adına M.Ö.1300’lerde ilk tapınağı yaptırdı, bunu Ninova, Kelah, ve Korsabad şehirlerine inşa edilenler takip etti.
II.Sargon döneminde Asur devletinin yayılmasıyla kraliyet metinlerinde sıksık adına yalvarılan tanrıların  en büyüğü oldu.
Dularda, özel belgelerde bile çok adı geçtiğinden Asur’da çok sevildiği anlaşılmaktadır. Yazı sanatının koruyucusu olması yanında büyük hayranlık uyandıran güneyin kültürel geleneğinde de temsil edildi. Asur’un çöküşünden sonra Nabu yeni Babil’de önce Marduk’un oğlu olarak sonra da kendi hakkı olan en yüksek rütbeli tanrı olarak yeniden doğdu.
Babil’in ardından gelen Pers döneminde de iyi ilgi gördü. Büyük tanrılar rütbesine yükseltilmesiyle  “kader tabletlerinin teslim edildiği” insanlığın kaderini söyleyen göksel tanrı oldu. Metinler onu Ninurta ile bir göstermektedir. Bazen de tarlaların, suyun, bereketin ve dedesi Enki’yle paylaştığı “aklın  tanrısı” olarak ta anılmaktadır.

a-Nabu Akitu Bayramında Babasının İntikamcısıdır;
189- Ejder köpeğine binmiş, elinde kalemi ile  Nabu

Ejderha köpeğine binmiş elinde kalem Nabu/Nebi
Babil’in Yeni Yıl Bayramı olan AKİTU’da Nabu, yeraltında ayinle alıkonulan “babası Marduk’u kurtarmak için gelen “ kraliyet sultanı/ varisidir”, bu yüzden “ülkede dengelerin onarılmasının umudu ve babasının intikamının alıcısı gibi davranır.
Nabu’nun rolü Ninurta tarafından yükseltilmiştir. Bu yüzden bayramların altıncı günü Borsippa’dan Babil’e öteki büyük yabancı tanrıların eşliğinde gelerek Marduk tapınağındaki küçük tapınağını yukarı kaldırır. Ertesi gün bu tanrıların eşliğinde temsili bir ayinle babasını yeraltı dünyasından kurtarır, sekizinci gün baba oğul bir zafer alayıyla birlikte “Kaderin İlk Belirlenişine” doğru hareket eder.
Bu efsane Mısır ve Babil mitleriyle kıyaslandığında  onlarla aynı çizgide görünmektedir.Mezoptotamya’da Marduk ve Asur ölen tanrılar ve bir saltanat varisinin kuvveti ile kurtarılarak güçlendirilen tanrılar değillerdir.
Bu olayın benzeri Mısır’da Osiris gerçekten ölür ve yerini oğlu Horus alır. Babil ve Asur’da Marduk ve Asur yeraltına kabul ayinine karşı koyarlar ve yukarıdaki gibi zafer alayıyla yükselerek dönerler. İki tanrı arasındaki bağ, ikisinin de ortak varisleri olan evlatları vardır, hayatta sadakat, aşk ve zevk ile aldatılmışlardır.
Kıyaslandığında Mısır’da Horus’un Osiris’i kurtarma miti tam bir ihanet ve intikamdır, Mezoptamya’daki ise aile bağları arasındaki derinlik, yeryüzü ve gök kubbede bütün düzeylerde uyum ve ahengin inşaasının konuşulması, onaylanması vardır.

Aşağıda okuyacağınız Nabu ve Taşmetum’un kutsal evlilikleri üzerine harika bir belge vardır;

Yarın, Iyyar’ın dördüncü günü, akşama doğru, Nabu ve Talmetum yatak odasına girecekler. Beşinci gün hazır olan tapınak rahibince kralın yiyeceği verilecektir.Bir aslanın başı ve meşale saraya getirilecektir. Beşinci günden onuncu güne ikisi yatak odasında kalacaklardır, tapınak gözlemcisi de onlarla kalacaktır. Onbirinci gün Nabu çıkacak ayaklarına idman yaptıracaktır, avlanma parkına gidecek vahşi öküzü öldürecek, yukarı çıkacak ve kendi ikametinde oturacaktır. Kralımkutsayacaktır. Efendim krala, efendim kralın onu bildiğini sırasıyla yazdım.(Zimmern-Babylonischen Neujarfest”  S.152)

b-Nabu Fenike Mektuplarında;

Şimdi de sırasıyla Nabu’dan bahseden Fenike mektuplarını inceleyelim. Fiziki dünya ve tabiatın bilgisi ve bilmeye dayanan Adad’la ilişkili olan ilkinin incelenmesinden sonra, bu Nabu’ya atfedilen ikinci mektuptur. İkinci mektup Nabu’yu konuşmanın tanrısı, mektupların tanrısı ve bilimin tanrısı adlarıyla çağırır ve sorar;
“”-Ve o konuşmanın tanrısı niçin toprakla konuşur?
-Toprakla konuşabilir miyiz? Ama toprak konuşur!
-Suyla konuşablir miyiz? Ama su konuşur!
-Ya ateş?
-Onlar konuşurlar ve biz de tanırız!
-Yazının tanrısı niçin gökte, ateşte, işaretlerde, görüntülerde, suda, şekillerde, mektuplarda ve yeryüzünde yazar? Onlarla konuşacak olan gözleri ve işaretleri bildirin! Kara insanlar, Sarı insanlar, Kahverengi insanlar konuşurlar! İşitiriz, dinleriz ve anlamayız. Şekillerle yazdıklarında konuşmalarını anlayabiliriz. Fakat, gözler tanımalıdır!( Lishtar’s emphasis- Liştar’ın vurgulaması)

Bilimin tanrısı niçin kötülerin yasalarını,sanatların yasalarını, büyüme be çöküşün yasalarını, ekim ve hasat zamanlarını, hastalığı ve sağlığı,suyun, toprağın, ateşin yasalarını koyar?
Onları bildiğimiz zaman onlara göre nasıl hareket edeceğimizi de en iyi sonucu alacak şekilde bileceğiz! (S15).
Nabu’nun koruması altında “bilgi” dünyadaki yaşamı ve varlığıyla biri bütün türlerdeki sembolleri ve kolay algılamayı, gözün, aklın, kalbin kolay tanıyabileceği ve ruhun asla unutmayacağı şekilde öğrenebilir. Bu şekilde Nabu, “iletişim kurulabilen her şeyi, yasaları, sembolleri, işaretlerin esinlenilen sesidir. O gözleri, kulakları, ağzı, burnu, parmakları ve genel duyu organlarıdır, hepsidir. Nabu mimardır, uzunluğu ve tartıyı ölçer, temelleri planlar, yükseklikleri ölçer!
Babil’in saltanat varisi göksel taclı Nabu’nun parlak kişiliğinde  her şey açıktır, insan emeğinin bütün yönlerinde uygulanan bilme ve bilginin bütün türleri üstündeki yaşamın sürmesinde imanın bir ifadesi vardır. Diğer muazzam şifalar aydınlığa çıkarılmalıdır çünkü atalarımızın ruhlarının seslerinde yerini bulmaktadır. Sesler , Lilinah, Shem (Şem), Eshara (Eşara) Adapa (Adem),Jacobsen (Yakup) Oppenheım (Yunus), Bottero, Kramer’in eserlerinde alevlenen, dinlemeye cesaret eden ruhların bedenlerin, akılların, kalplerin konuşmalarını asla kesemeyen seslerdir.
Kaynaklar;Foster, Benjamim R. (1995) From distant days: myths, tales and poetry from Ancient Mesopotamia. CDL Press, Bethesda, Maryland.
Matsushima, E. (1987) Le Rituel Hierogamique de Nabu, Acta Sumerologica 9:131-75.


2-THOHT/Tut/ Tat/ Jehuti (Yehuti)
Bilimin, z amanın, mekanın tanrısı-
 ilk ve son Tut
Wim van den Dungen’in Türkçe’ye tarafımdan çevrilmiş yazısıdır.
Tanrının doğumu doğal bir yolla olmadı ve Set’in başından fışkırdı. Thoth, Re’nin bakanı, “tanrılar meclisinin kâtibiydi” ve de Re’nin Mesihi/ habercisi, Atum Re’nin yasalarının tebliğcisiydi. Tanrılar arasında büyük bir arabulucuydu çünkü “tanrıların barışı” onun içindeydi. O uluslararası bir tanrı ve gezgindi. Adı bir çok eski dilde yazılmış metinlerde bulundu. Yeni Babil, Kıpti, Arami, Grek&Latin gibi.
Thoth edebiyatın ve bilginin bedenlenmiş halini temsil etti. Yazıyı icat etti ve kendisi yazdı. Mısır’ın başlıca tapınaklarında bulunan bütünü ilahi kitaplarda komuta ondaydı. Thoth’un aklı çok gizli putperest gözler gibi kabul edildi ve saygı gördü.

Sihirbaz Djedi’nin hikâyesinde, 110 yaşında bir adam “Tanrı Re’nin Sözü”, Thoth tapınağının gizli odalarının numaralarını bildiğini ve okuyoruz. O “Re’nin oğlu” ve “Sekiz Tanrının Efendisi” (Mısır’ın Hermepolis’teki sekizli tanrılar grubu) olarak anılır. Cenaze ayinlerinde kayıtın bir parçası olarak hareket eder ve kararı bütün tanrılarca kabul edilir. Thoth, ölünün kalbinin adaletin/gerçeğin tüyünden ağır gelip gelmediğini gözler. Kalbin sıkıntısı yararsız konuşmaların sonucu olduğu için böylece “sözleri de tartandır”. Hatta yer altının (cehennemin) sütunlarının sırlarını açan ayinlerde söylenilen sözlerin güçlerinin büyünün öğretmenidir.
Gerçek evi, yaratılış öncesi mitinde “dört çift” oldukları ve Thoth’un başlarına önder olduğu anlatılan olan kaos tanrısına atfedilen Khemenu’ydu (Sekiz Kasaba). Grekler onu “Hermopolis” (Hermes’in Şehri) olarak anıyorlardı.
(Sümer’de Enki’nin E-zida’daki evi. O da tanrılar meclisinin ve An’ın kararlarını insanlara tebliğ etmekle görevliydi. Torunu Marduk’un oğlu Nebu da aynı işi yapar.)
Hermetizm kültünde Nun/Nut/Maat, (hareketsiz olasılıklar okyanusunun sınırsızlığında kutsal İbiş’ten dökülen) Büyük Sözleri konuşan “Re’nin aklı” ile sık sık bağlantı kurulan sekizli tanrı grubu ile kişileştirildi. (Yaratılış öncesinde dördü kurbağa dördü de yılan olan bütün tanrılar hanedanının ilkleri sekiz tanrı) Hermepolis’te “dokuzlu tanrı kültünde Re’nin Büyük sözü, sekiz tanrının ilkiydi denilir.
Hermetik düzen doğunun yaratıcı ve sihir gücüne sahip konuşma kavramını destekler ve idrakini sağlar.
Memfis’teki Ptah teolojisinde gerçek tanrı (Thoth), Grek Logos felsefesinde olduğu gibi ilahi sözleriyle her şeyi aklında ve dilinde yaratır. Heliopolis düzeni tanrının (erkek/dişi-Causa/ Sui)görünümünden çocukları Şu ve tefnut’a “bir olan” kendisinin katılımıyla “ilahi üçleme kavramı” arasında “kendi kendisini üreten” sonunda milyonlara ulaşmasını sağlayan “iç ilahi katılım” ilkesini eklemektedir.

a-Mısırın Ölüler Kitabından
Bölüm IV
Ölüler Kitabının Yazarı Olarak Thoth;
Thoth, Mısır’da Tchehuti (Tçehuti) veya Tehuti,  “PER-T EM HRU” olarak bilinen öteki adıyla “Ölülerin Kitabı” metinlerinin yazarı olduğundan bahsedilmekteydi ve yabancıların Re eski Mısırlıların ise çok ve çok eski zamanlarda “Pautti” olarak çağırdıkları yaratıcının aklı ve kalbi olduğuna inanırlardı. Thoth hatta yaratıcının diliydi ve bütün zamanlarda tanrının isteklerini seslendirdi, cennette ve yeryüzünde var olan her türlü varlığa veya şeye sözleriyle konuştu ve hükmetti. Sözlerinin gücü herşeye yetendi ve söylediği hiçbir söz etkisiz kalmadı.
O,cennette (göklerde) ve yeryüzünde bütün yasaları  biçimlendirdi, güneşin, ayın ve yıldızların yörüngelerini o düzenledi, alfabenin harflerini, yazı sanatını, resim, model çizmeyi ve güzel sanatları, matematik bilimini o icat etti ve bütün göksel bedenler onun tarafından bakıldı, iyileştirildi. Çok erken dönemlerde “Büyük Tanrılar Birliğinin Kâtibi” baş tanrının “başbakanı” olarak çağırılırdı, göklerdeki ve yeryüzünde yaşayan insanların sözlerini, anlaşmalarınıo kaydetti nesiller boyu Mısır’da “Kayıt Meleği” veya “Kâtip (Yazıcı) Melek” olarak hürmet gördü. Adaletin kişileştirilmiş haliydi, fiziki ve ahlaki yasaların mucidiydi, yerdeki ve göktekileri ve “sözlerini ve amellerinin kayıtlarını” tutmakla görevlendirildiği öteki dünyadaki tanrıların arkadaşıydı, kararları değiştirilemezdi, öteki dünyada kendisi Osiris’ten de güçlüydü.
Osiris, Büyük Yargılama Salonundaki tanrılar meclisi önünde Set’e karşı kazandığı zaferi ona  borçludur. Thoth yargılamanın başlangıcında “akıl ağzıyla” onun avukatlığını yaparak Yargı Gününde berat etmesini ve Osiris Krallığında sonsuza dek ikamet etmesini sağladı.

Bölüm V
b-Thoth ve Osiris
190- Thot/ Tut- Lah, İdris peygamber. 
Elif Harfinin türediği Maat'ın tüyü önünde
Mısırlılar sadece Thoth’un yazdığı metinlerle yetinmediler ve Osiris’İn Yargılama Salonundaki büyük terazide kalplerinin tartılmasını da ondan istediler. Bu korkunç durumda onların bir avukatı gibi hareket etmek için Thoth , erken tarih öncesi çağlardaki büyük tanrılardan önce Osiris’e masumiyetlerini ispat etti.
Çok çok eski Mısır geleneğine göre,tanrı Osiris  Nil’in bereket ilkesinin gerçek tanrısıydı, toprak ana Geb’in toprakta enkarne olmuş oğlu yer tanrısıydı ve Nut gök tanrıçasıydı. İsis ve Neftis adlı iki kız kardeşi ve bir de erkek kardeşi Set vardı.
Osiris İsis ile, Set de Neftis ile evlendi.
Geb,Set ve Osiris (Üçleme- Toprak ana, Kötü ruh/ şeytan ve oğul Tanrı) Mısır’ı yönettiler. Osiris’in iyiliksever yönetiminde millet mutlu ve refah içindeydi. Bu Set’in dikkatini çekti ve Osiris’i çok kıskandı ve onu öldürmek istedi, tacını zapt etmek, bütün ülkeyi  doldurabilen ve eşini seven sadık eş olmakla ünlü İsis’e de sahip olmayı hesapladı. Bazı anlamlarda Set Osiris’i öldürmek için bir yol icad etti.
Hikâyelerden birisine göre, Abidos’taki Netat’ta sulama kanallarının yanında onu öldürdü, bir başkasına göre de onun boğulmasını sağladı.

İsis kız kardeşi Neftis ve güneş tanrısı Re’nin oğlu Anpu’nun yardımıyla onu mumyaladı.
Piramit metinlerinde bulunan bir hadis Osiris’in lahitinde uzandığı esnada İsis’İn sihirli gücüyle onu kısa bir süre vücudunu onararak dirilttiği ve yerine bir varis bırakması için ilişkiye girdiği ve Horus’a babalık ettirildiği ifade edilir. Osiris’İn gömülmesinden sonra deltada bataklıkta bakıma çekildi ve Horus’u doğrudu. Set’in eziyetlerinden krounabilmek için de delta içinde bir yerden öbür yere sürekli yer değiştirdi. Bir defasında Set, gönderdiği bir akreple Horus’u öldürmeyi neredeyse başarıyordu. Bu yüzden birkaç yıl çok mutsuz günler geçirdi. Ama Thoth her başı sıkıştığında ona Horus’u yaşama döndüren güç veren sözleriyle yardım etti. Bataklık sularının üstünü kötülüğün kapladığı o dönemlerde timsahlardan ve bütün tehlikelerden zarar görmeden kurtulmasını sağladı.


Horus İsis'in kucağında
Horus olgunluk çağlarına geldiğinde Set’i bulmak, babasının katiline karşı intikam savaşı için yola çıktı. Sonunda karşılaştılar ve uzun bir savaştan sonra Set bir ara yerlerde sürünecek kadar bozguna uğradıysa da Horus’un gözünün birisini yüzünü yırtarak çalmayı başarmıştı ve onu elinde bulunduruyordu. Bu savaştan sonra gözü olmadığı için zayıf düşen Horus yüzünden İsis’e zarar verebilirdi. Thoth Set’in elinde bulundurduğu Horus’un sağ gözünü vermesini sağlamış ve tükürüğüyle iyileştirerek Horus’un gözünü yerine koymuştu. Horus bundan sonra babası Osiris’İn bedeneini bulmak ve hayata döndürmek için aramaya çıktı onu bulduğunda vücudunu sargılarla sararak organlarını birleştirecek ve ayağa kaldıracaktı. Thoth’un talimatları doğrultusunda Horus Osiris’e adanan formüllü sözleri ezebere okudu, Thoth, oğlu ve Anubis ayini yaptılar, Osiris’in  ağzını ve burun deliklerini, gözlerini, kulaklarını açtılar. Oğlu Osiris’i kucakladı ve “Ka” sını (ruhunu ve kişiliğini) ona nakletti, Thoth’un Set’ten kurtardığı ve yerine koyduğu gözünü ona verdi.
Osiris oğlunun gözünü yer yemez ona ruh ve yaşam gücü bahşedildi ve öldürülmesiyle ilgili şüpheleri üzerinde bütün akli melekelerini kullanmaya başladı. Doğruca tabutundan ayağa kalktı ve yeraltı dünyası ve ölüler krallığının sahibi oldu. Bütün Mısır dönemlerinde yaşayan Mısırlılar arasında, aslında ölümlü bir tanrı olması ve ölümden sonra dirilmesiyle Osiris yeniden dirilişin timsali oldu.
Yeraltı Dünyasının Kralı olmasından önce Osiris, Setin bir çok eziyetine maruz kalmıştır. Metinlerdeki bir birinden ayrılmış ifadeleri bir arya getirdiğimizde, Osiris’in “Büyük Tanrılara” başvurduğu, Set’in onu öldürmesine ve ona karşı yaptığı bir dizi suçlamalara dikkat edilmesi gerektiğini bildirmiştir. Bunun üzerine büyük tanrılar ve küçük tanrı arkadaşları göksel Anu’da ya da Heliopolis’te toplanarak  hemen meseleyi araştırmaya karar vermişlerdi. Osiris’e ayağa kalkması ve kendisini Set’in iddialarına karşı savunmasını emrettiler.
İsis ve Neftis onu tanrılardan ve “Babasının İntikamcısı” olan Horus’tan önce oraya getirmişlerdi, o da babasının yanında davayı seyretmek üzere gelmişti. “Tanrıların Kâtibi” resmi sıfatıyla Thoth Yargılama Salonunda ortaya çıktı ve delilleri işitmeye başladı. Başlangıçta Set’in kendi yararına Osiris’e karşı dava açtığı ve onu suçladığı görüldü. Osiris’in savunması Thoth tarafından üstlenilmişti. Thoth Set’in yaptığı suçlamalara karşı delil bulunmadığını, iddialarının yalan ifadeler olduğunu bu yüzden “Set’in bir yalancı” olduğunu ve Osiris’in masumiyetini tanrılara kanıtlamıştı. Tanrıların Thoth’un delillerini ve Osiris’in masumiyetini, Set’İn suçluluğunu kabul ettiler. Böylece Osiris’in büyük tanrı olduğunu ve “Yeraltı Dünyası Krallığında hüküm sürmesini, Set’in cezalandırılmasını emrettiler.
Thoth Osiris’in “MAA KHERU” (Gerçek doğru söz) olduğunu yani ağzından yalan çıkmayan biri olduğunu verdiği delilerle kanıtladı ve her dönemin metinlerinde Thoth, “S-MAA KHERU ASAR” yani Osiris’İn doğru sözün sahibi olduğunu kanıtlayan olarak tanımlanmıştır.
Set’in bir yalancı olarak suçluluğu kabul edilince büyük tanrıların bakanlarınca (vezirler) tutuklandı, yüzüstü elleri üzerine düşürecek şekilde onu aşağı fırlattılar (düşmüş şeytan), zaferinin bir işareti olarak da Osiris’i zaferiyle yücelltiler. Set kurbanlık kötü bir hayvan gibi bağlanarak, Thoth’un varlığında kesilerek parçalara ayrıldı.

Bölüm VI
Osiris/ Urisa
Osiris Ölülerin ve Yeraltı Dünyasının Kralı ve Yargıcı oldu. Set’in Osiris tarafından yok edilmesiyle tanrıların emriyle hüküm sürmek için Osiris bu dünyadan yeraltı dünyasına hareket etti. Aynı göklerdeki güneş tanrısı Re’nin göklerin mutlak kralı olduğu gibi o da orasının mutlak hakimi oldu. Ölülerin yaşadığı bu bölge ya da ölüler ülkesi “Tat” ve de “Tuat” adıyla anıldıysa da bazı Mısırlılar bunda tam hemfikir değillerdir.

Gerçek Osiris kültü, Mısırlılar ve Grek Busiris’e göre Tetu adıyla anılan deltadaki tarihi bir şehirdedir, yeraltında değildir ve Osiris burada hüküm sürdüğünden “Tuat” olarak adlandırılmış olabilir. Osiris’in hüküm sürdüğü yer ne yer altındadır ne de göklerdedir, her ikisinin arasında görülebilir dünya ile daha dış karanlık arasında bir yerde olabilir.
Tuat, Ölüler Kitabı PER TEM HRU da tanımlanan yargı ve mutluluk yeri değildir. Kâtip Ani oraya vardığında “Bu geldiğim yer nedir?” Diye sorar. Ne hava ne su vardır, derinliği kavranılamaz, en karanlık geceden daha karanlık ve insanın yardımsız dolaşamayabileceği bir yerdir. Burada bir insan tatmin olamaz ve yaşayamaz, düşkünlüklerini gerçekleştiremez. (Bölüm 175)
Ruhun, Maat salonuna sihirli sözleri söyledikten sonra girdiğinde söylemesi gerekenler;
Ruhun sorgulanıp yargılandığı,günahlarının tartıldığı
 Maat Salonu

Bölüm 7;
Ön sözünde Osiris’e ilahiler başlığında olduğu gibi (Ani papirüslerindeki gibi)  BÜYÜK OSİRİS’İN YARGISI bölümü 125. kısmı bazen iki bazen üç bölüme ayrılmıştır.
İlk bölüm, Osiris tarafından yargılanmak üzere Maat’ın salonuna giren ölü tarafındanölü tarafından söylenilmektedir;

“”İhsanını umduğum ey büyük tanrı, efendi Maat, size sadık biri olarak size geldim, Ey efendim.
Un- Nefer öncesi günlerdeki günahkârları gözleyen kanları ile beslenen tahmini sıfatlarınızla sizi biliyorum ve Maat’ın salonunda bulunan kırk ikinizin de adlarınızı biliyorum.
İşte size geldim ve size (gerçeği, dürüstlüğü ) Maat’u getirdim.
Senden önce kötüyü yok ettim.
İnsanlara karşı günah işlemedim.
Aile halkıma, akrabalarıma karşı baskı yapmadım.
Gerçeğin olduğu yerde yanlış yapmadım.
Değersiz insanları tanımadım.
Kötü amel işlemedim.
İyi olan mazlumu dolandırmadım.
Tanrıların iğrendiği şeyleri yapmadım.
Sahibine iftira eden köle olmadım.
Acıya neden olmadım.
Kimsenin aç kalmasına izin vermedim.
Kimseyi ağlatmadım.
Cinayet işlemedim.
Benim için kimseyi suç işlemeye teşvik etmedim.
Hiç kimseye acı vermedim.
Tapınaklardaki sunuları hileyle almadım, onlardan kazanç sağlamadım.
Hiç kimseyi incitmedim.
Tanrılara sunulan çörekleri yürütmedim.
Ruhlara (ölülerin gibi) sunulan adakları çalmadım.
Zina işlemedim.
Şehrimin tanrısının kutsal yerinde kendimi kirletmedim ( Tapınağa cenabet girmedim).
Ölçüyü (tartıyı) azaltmadım.
Arazi ölçüsünü ne arttırdım ne de eksilttim, tam tuttum.
Başkasının arazisine tecavüz etmedim.
Terazinin ölçüsünü (tartıyı) arttırmadım.
Terazinin ölçüsünü yanlış okumadım (söylemedim).
Çocukların ağzından sütlerini almadım.
Sürüleri otlaklarından çıkarmadım.
Tanrıların kuşlarına (kutsal kuşlar) kapan kurmadım.
Bir balığı bir başka balık kullanarak yakalamadım.
Akması gereken suyu kesmedim.
Su yolunun engelini kesmedim.(Tarlasını sulayanın suyunukesmedim,çalmadım veya engellemedim.).
Yanan ateşi söndürmedim.
Seçilmiş et adaklarının zamanını değiştirmedim.
Adak sürülerini kasten yolundan çevirmedim.
Tanrı misafirlerini geri çevirmedim, kovmadım.
Temizim, temizim, temizim…

Dokuzuncu Bölüm;


6.yy. İran resminde cehennemde zebani1lerce zakkum
suları içirilen günahkârlar. Sağda,
insan başlı atın üstünde Muhammed ve
bulut üstünde kanatlı Allah, işkence seyretmekte!





63. Bölümün ezebere okunmasında  ölünün Tuat’ta (cehennem) kaynayan sulardan içmekten kaçınma yeteneği anlatılır. Cehennemin bazı havuzlarında su vardır ve bu su doğruyu, gerçeği konuşanlara tatlı ve serin gelir. Ancak içmeye kalkan kötü için ise birden kaynayan ve haşlayan suya dönüşür.64. Bölümde,bütün Ölüler Kitabının somut bir örneği  olarak ölü için “büyük bir ilahi koruma” halinde biçimlenir. Metinin mistik özelliğine göre ezbere okuduğu dua ile ölü tanrıları içine emmesi veya onlar tarafından emilmesi önerilir. Kırmızı harflerle yazılmış emirlerde etten, balıktan ve kadından veya bunların bir kısmından kaçınması ezbere okuması istenir. 65. bölümde ölüye düşmanlarına karşızafer verilir. 66. Ve 67. Bölümlerde Ra’nın kayığına bimesnine izin verilir. 68. Ve 70. Bölümlerde ölüye yeryüzünde ve gökyüzünde bütünüyle özgür hareket etme yetkisi verilir. 



71. Bölümde Osiris krallığında kötünün yedi kutsal ruhça cezalandırılma dizileri işlenir. 72. Bölümde ölünün Misket odasında yeniden doğumuna yardım edilir. Misket ölünün sarılmış olduğu bir boğa derisidir.”
M.Ö.335-30 yılları arsında süren Grek hâkimiyeti döneminde, bu tanrı adına öğretilmiş, bilinen gerçek ahlaki bilgiler tüccar Greklerin mantığına göre değiştirilerek hileci, hurdacı bir kişilik kazandırılmıştır. Mısır’ın Thoth/Lah’ı, Hindin Şiva’sı, Greklerin Hermes’i, Yemen’in Talib’i ve tüccarları, kervanları, fahişeleri, hırsızları koruyan birçok hileci şeytan tanrı ondan türetilmiştir.

Bundan da Hermes ve Hermetizm çıkmıştır.

Önce Grek kaynaklarındaki gerçek Hermes’i tanıyalım;




Bu kitabın telif hakları ©/ adilyargic/adilyargicc/keykubat/Alaeddin Yavuz'a aittir. Copyright © of this article is belong to adilyargic/adilyargicc/keykubat/Alaeddin Yavuz.


KİTABI  SIRAYLA OKUMAK İÇİN TIKLA
1-2-3-4-5-6-7-8-9-10-11-12-13-14-15-16-17-18-19