-Vehhabiler Nasıl Ortaya Çıktı?
Osmanlının imparatorluk olması:
Osmanlı, 1512'de Etiyopya Tevhid Incilini Ermeni ve Gürcü mitolojileriyle harmanlamış Ermeni ruhani önderi Aziz Gregor'u yazdığı Tevhid Inciline inanan Gürcüler, Ermeniler, Doğu Karadeniz Rumları, Ermenileri, Kafkasya milletleri ve İran Türkleri ile Bitlis, Siirt, Hakkari Irak, Suriye Süryanileri, Filistin Tevhid İncili Hıristiyanları ve Yezidilerinin destekleriyle babası II. Bayezid'e darbe yaparak padişah olmuştu. Aynı dedeleri Osman, Orhan Gazi, Bayezid, I.Murat, Çelebi Mehmet, II.Murat, Fatih Sultan Mehmet'in aynı toplumların destekleriyle kurdukları Osmanlı Aile Devleti, resmi adıyla Devlet el Aliye-i Osmaniye'nin, Fatih'in zehirlenerek öldürülmesiyle korkuya düşen, içine kapanıp ibadete kendini veren II.Bayezid'in yayılma siyasetine son vermesi, Ortodoksları rahatsız etmişti.
Selçuklu ile İran'dan gelen bütün Türkler de zaten Mecusi Hıristiyanlarıydı.
Osmanoğulları biraz Tevhid Incili'ne daha yakındılar ve Bilecik'e gelirken bile Ermeni papazlarıyla gelmişlerdi.
Osmanlı İslam'ı değil, Roma Katolik ve Ortodoks kiliselerini, Ermeni Tevhid İncili'ne ikna amaçlıydı ki o yüzden, zemin da hazır olunca Osmanlı Balkanlarda kolayca yayılmıştı.
Savaş yanlısı, yayılmacı, delişmen olduğundan padişah olmamasına karar verildiğinden Trabzon Valiliğine tayin edildiği yıllarda, Evliya Çelebi'nin Seyahatname 2.Cildi, Trabzon ve Tiflis gezilerinde yazdığına göre, Gürcü ve Ermeni beyleri Şehzade Selim ile bağlantı kurmuşlardı.
Onu Kafkasya, Bitlis, Siirt ve İran Azerbaycan bölgelerine götürmüşler, babasına darbe yaparsa, Arap, Islâm dünyasına hükmetmesine yardım edeceklerine dair sözler vermişlerdi.
Bu anlaşmanın ardından Şehzade Selim harekete geçmiş, Padisah adayı Manisa Valisi kardeşini ve babasını alt ederek 1512'de padişah olmuş, babasını öldürtmüş ve seferlere başlamıştı.
1517 Ridaniye seferiyle Mısır ve onun ikramiyesi olan Hicaz'ı yani Mekke, Medine, Taif'e kadar Kızıldeniz kıyılarını da savaşmadan almıştı.
Fatımi Dürzi, Türk ve Çerkezlerin idaresinde olan Mısır'daki halifeden da hilafeti almıştı.
Bu işin piri olan İdris-i Bitlis-i, Ebussud Efendi ile birlikte halifeliğini onaylayacak, Türk Soykırımı yaptıracak Arap ulemalarını da yanında getirmişti.
Gürcü Çarlarına da, verecekleri vergiyi kendilerinin tayin etme hakkını vererek ödüllendirmişti.
Ermeniler de zaten Osmangazi'den beri devletin asli tebaası olmuşlardı.
Bürokrasi, II.Bayezid Endülüs'ten kovulan SSeferad Yahudilerini getirinceye kadar, onların elindeydi.
Bagratuni Musevi Hıristiyan olan Gürcüler, Ermeniler, Rumlar Yahudilerin gelişine memnun olmamışlardı.
I.Selim Türk mezhebi Hanefiliği de devlet dini yapınca Osmanlının gelişmesi de aynı anda durmuştu.
Osmanlıyı Beylik'ten İmparatorluğa taşıyan I.Selim, Yavuz adıyla onurlandırılmıştı.
Diğer yandan, 1492'de, Fatih'in öldüğü yıllarda Tordesillas Anlaşmasıyla İspanya ve Portekiz, Amerika Kıtalarının keşfiyle, İngiltere Greenwich köyünden geçen meridyeni merkez olarak yeryüzünü paylaşmıştı.
Meridyenin Doğusu yani Avrupa, Asya, Afrika Portekiz idaresine verilmiş, İngiltere, Amerika kıtaları ve keşfedilecek yeni yerler İspanyol idaresine verilmişti.
Osmanlı imparatorluk olduğunda, Portekiz'e vergi veren bir devletti.
İran Hürmüz Körfezi, Arabistan yarımadası, Kızıldeniz'de Portekizliler, İspanyollar vardı ve Araplardan haraç yani vergi alıyorlardı. Hatta Akdeniz, Ege, Marmara denizlerine gelir bir kaç sehri topa tutar, Osmanlıdan haraçlarını alıp giderlerdi.
1815'de kendini Dünyanın Hakimi ilan eden İngiltere de Osmanlıyı sömürge yapmış, Etiyopya Tevhid İncili temelinde ibadet eden Süryani Beni Temim Yahudileri olan Suud kabilesini, Necd'li Süryani devşirmesi Mehmet Abdülvehhab'ı korumakla görevlendirmişti.
İngilizlerin destekleriyle, bu Vehhabiler 1744'lerde Hürmüz Körfezi kıyısından Mekke'ye uzanan Deriye ve Necdiye adıyla iki devlet kurmuşlardı.
Böylece Müslüman Araplar Haçlı devletleriyle birlik olmuşlardı.
zı, Vehhabilik dinini kuran İngiliz ajan Mr. Hemper’in anılarını Alman dergisinde yayınlamasından sonra ona cevap olarak, padişah Sultan II. Abdülhamit'in emriyle İstanbul Kasımpaşa Tersanesine ait Bahriye Matbaasında İngilizce basılmış, "Vehhabiler teröristtir, onlara yardım etmeyin" cümlesi kitabın on sözüne yazılarak Avrupa ülkelerinde ücretsiz dağıtılmak için, Eyüp Sabri Paşa’nın kaleme aldığı Hicri 1306-Miladi 1887-1892 yıllarında Mirkat-ül Harameyn adlı kitabından “Vehhabiliğin başlangıcı ve Yayılması” konusundan dilimize çevrilmiş küçük bir parçadır.
Vehhabilerin Müslüman olup olmadığına siz karar veriniz...
Vehhabilerin Taif’de Müslüman Katliamları; (H-1217-M-1803)
Şerif Galip Efendinin hatası yüzünden Taif boşuna teslim edilmemeliydi. Eğer Taif’de kalsaydı Taifliler bu kıyamet gününü yaşamayacaklardı. Korkaklar ve hainler olduğundan dolayı Vehabiler Taiflilerin şehirlerini kolay teslim etmeyeceklerine inanıyorlar.
Ama, kalenin burcunda ateşkes bayrağını görünce onlarla konuşmak için heyet gönderdik. İple kale burcuna heyeti çektiler. Heyet onlara, bütün mallarınızı burada toplayın ve canınızı kurtarmak için teslim olun! Denildi. İbrahim adlı bir Müslümanın yardımlarıyla Taifliler heyete vermek için mallarını topladılar. Heyet, “Bunlar yetmez daha da verin , bu kadarcık şey için sizi bağışlayamayız, daha da getirin” dedi.
Heyete mallarını vermeyenlerin listelerini verdiler. Heyet onlar için “ mallarını verenler istedikleri şekilde gitmekte serbesttirler, kadınları ve çocukları bağlayın, zincire vurun!
Heyete daha insaflı olmaları için yalvardılarsa da heyetin başındakinin kızgınlığı ve saldırganlığı arttı.
İbrahim artık sabırlı olmayı başaramıyordu, dayanamayıp onun göğsüne bir taşla vurdu ve öldürdü.
Bunlar olurken Vehhabiler kaleye saldırdılar ve çıkan karışıklıkta top mermisi ve kurşunla vurulmadan kurtuldular.
Vehhabiler kale kapısını kırıp içeri girdiler ve gördükleri bütün kadın ve çocukları öldürdüler hatta beşikteki bebekleri dahi kestiler. Sokaklar bir anda kan seline döndü. Evlere saldırdılar, ne varsa yağmaladılar, bu gün batımına kadar sürdü.
Kalenin doğu tarafındaki taş evleri ele geçiremediklerinden onları da taş ve kurşun yağmuruna tuttular. Sonunda bir Vehhabi, “”sizi bağışladık, kadın ve çocuklarınızla istediğiniz yere gidebilirsiniz” diye bağırdı ama ona da uymadılar.
Bit epe üzerinde göçmek için toplanan gerçek Müslümanların Vehhabiler etraflarını sardılar ve gitmelerine izin vermediler. On iki gün boyunca kuşatma sürdü ve sıcaktan, susuzluktan kadın ve çocukların ölümlerini seyrettiler, onları küfür ederek, taş atarak, yakaladıklarına sopalarla vurarak işkenceler ettiler.
Onları tek tek çağırarak “sakladığınız mallarınız nerede?” diye döverek sorguladılar, merhamet isteyenlere de “ Ölüm saatiniz geliyor” diye tehditlerde bulundular.
İbni Sekban dışarı çıkarak, 12 gündür tutmadıkları sözlerini tutacaklarını söyleyerek direnenleri teslimiyete davet etti. Bitkinlikten ve sözüne inanmak istediklerinde olsa teslim olanların, kollarını arkasından bağlayıp etrafı çevrilmiş tepedeki Müslümanların yanına koydular ve 367 erkek Müslüman ile kadın, çocukların hepsini kılıçtan geçirdiler. Sonra şehitlerin vücutlarını hayvanlara ezdirdiler, gömülmelerine izin vermeden on altı gün boyunca kurda kuşa yedirdiler.
Öldürülen Müslümanların evlerini ve mallarını yağmaladılar hepsini kale kapısı yanında bir öbekte topladılar. Malların beşte birini de reisleri Suud’a gönderdiler.
Vehabiler Kuran-ı Kerim’in ve tefsirleri ile hadis kitaplarını kütüphanelerden, evlerden, mescitlerden topladılar, sokaklara yerlere attılar. Altın yaldız kaplı deriden Kur’an kaplarından terlikler yaptılar, Kur’an kitaplarını da ayaklarının altında parçaladılar. Taif sokaklarının her yeri Kuran, tefsir, hadis kitaplarının sayfalarıyla dolmuştu.
Sonunda İbni Sekban yağmacıları buna son vermeye davet etmesiyle durdularsa da bunlardan sadece üç Kuran-ı Kerim kopyası ile bir tane Sahih Buhari hadis kitabı kurtarılabildi.
“16 gün boyunca şehitlerin vücutları açıkta kaldı çürümeye başladı ve sıcağın da etkisiyle bütün şehri pis kokular sardı. Sağ bırakılan Müslümanlar, ölülerini gömmek için İbni Sekban’a yalvarıp yakardılar, sonunda insafa geldi ve sağ kalanlar, öldürülen anne, babalarının, kardeşlerinin, akrabalarının kokmuş cesetlerini çukurlar kazarak içine doldurup üstlerine toprak atarak gömdüler.
Cesetlerin hiç birisi tanınacak halde değildi ve kuşlar ve hayvanlar parçalarını her yere dağıttığından çoğunun sadece dörtte bir parçası bulunabiliyordu.
Cesetlerin gömülmesi bitince, sağ kalanların öç alabileceklerini düşünen Vehhabiler, “Kederinize kapılarak göğsünüzü kabartmayın, eğer üstlerine anmak için bina inşa ederseniz yerle bir ederiz.” Şeklinde tehditten de geri kalmadılar.
Kalan Taiflileri de kılıçtan geçirip, yağmaladıkları paraları, malları aralarında pay ettikten sonra da şehirde bulunan din büyüklerinin mezarlarını yıktılar, harabeye çevirdiler. Bunlar arasında Seyid Abdül Hadi Efendinin de mezarı vardı....””
Bu okuduklarınızı yapanlar, ne haçlı askeri ne de başka bir gayrimüslüm işgalcilerdir. Bunlar kendilerinden olmayanları öldüren, mallarını yağmalayan sahte Müslümanlar, bu gün Suudi Arabistan’ı Müslüman kimliğiyle yöneten Necd ve Yemame Yahudileri olan Suud ailesi ve onlara katılanlardır.
Yüreğinde vicdanı olan herhangi bir insan hele hele kendisine Müslüman diyen birisi bu Vehhabileri, onlarla işbirliği içinde olan ülkemizdeki siyasileri daha iyi tanıyacaklardır.
Ben dilimize çevirdim, siz okudunuz. Takdir sizindir.
Dilimize çeviren ve yayınlayan;

















.jpg)







