L.T.

Tarih boyunca atalarımız günümüzdeki kadar, her türlü bilgiye ulaşabilecek böyle bir çağ yaşamadılar. Bizler tümünden şanslıyız. Buna dayanarak, blog içerikleri binlerce yıldır doğru bilinenleri sorgulamaktadır. İçeriğinde tarih boyunca yazılmamış tarzda yorumlar bulunduğundan sorgulamayan beyinlerde aşırı şaşkınlık ve tepki yaratabilir. Tedbir olarak yanınızda sağlık ekibi bulundurunuz veya çıkınız! +40 :)) İster bu bloğda, ister okulda, camide veya başka yerde hiçbir yazılanı, öğretileni “sorgulamadan, araştırmadan” doğru kabul etmeyiniz! Blog yazılarının telif hakları-copyright © “adilyargic; adilyargicc; keykubat.blogspot.com ve keykubat.blogcu.com” rumuzlarıyla yazan Alaeddin Yavuz’a aittir. Vatan-Millet davası,hiçbir kurum veya kuruluşa havale edilemez, milletçe sahiplenilmedikçe hiç bir dava milli değildir. Davasına sahip çıkmayan halk da millet değil sürüdür. Adilyargıç/Keykubat. Hala okumak istiyorsanız buyurunuz. Saygılar, sevgiler!

Hakkımda

Fotoğrafım
KENDİLERİ İÇİN PLAN YAPMAYAN MİLLETLER,BAŞKALARININ KENDİLERİ İÇİN YAPTIKLARI PLANLARA RAZI OLURLAR.Adilyargıç-Keykubat- ATATÜRK'TEN SONRA ÜLKEMİZDEN TÜRK ve MÜSLÜMAN HALKLAR İÇİN PLAN YAPAN ve EZİLEN HALKLARA ÖNDER OLACAK SİYASET İZLEYEN BİR LİDER ÇIKMAMIŞ,ARDILLARI,ONUN İZLEDİĞİ ANTİ EMPERYALİST SİYASETİ TERK ETMİŞ,DEVLETİ AB-D KUCAĞINA ATMIŞ VE ONLARA BAĞLILIĞI ATATÜRKÇÜLÜK SAYMIŞ,HALKIMIZIN DİNİ VE IRKİ DEĞERLERİNİ AŞAĞILAYARAK TAHRİK ETMİŞ, KADEMELİ OLARAK HALKIMIZI HIRİSTİYANLAŞTIRMAK İÇİN DIŞ GÜÇLERCE GİZLİ-AÇIK DESTEKLENEN SAPIK DİNCİ YAPILANMALARI GÜÇLENDİREREK,İKTİDARA TAŞIMIŞ,IRK,MEZHEP BAĞLAMINDA KARŞILIKLI DÜŞMANLIKLAR YARATMIŞ,ÜLKENİN KAYNAK VE SERMAYESİNİ YABANCILARA PEŞKEŞ ÇEKMİŞ,YUKARIDA SAYILAN AB-D PROJELERİNE GÖRE ASKERİ DARBELERLE KENDİ MİLLETİNİ SİNDİREREK BÖLÜNMENİN YAŞANDIĞI BÖYLE GÜNLERDE BİLE TEPKİSİZ KALMASINI SAĞLAYAN KORKU ORTAMINI HAZIRLAMIŞ,BENZER MUHTELİF İHANETLER İÇİNDE BİR ŞEKİLDE YER ALMIŞLARDIR.İÇİNDE BULUNDUĞUMUZ GÜNÜN DURUMU BUDUR-Keykubat İNSAN,PRANGA VURULMAKLA,KIRBAÇLANARAK ÇALIŞTIRILMAKLA ESİR OLUR.ESİRLİĞİ YAŞAM BİÇİMİ OLARAK BENİMSERSE KÖLE OLUR.VATANINIZA,DEĞERLERİNİZE,ÖZGÜRLÜĞÜNÜZE SAHİP ÇIKIN!!! Adilyargıç

Toplam Sayfa Görüntüleme Sayısı

9 Şubat 2012 Perşembe

CİN ve ŞEYTAN KÜLTÜ YAHUDİLER ZERDÜŞT YARATILIŞ EFSANESİ

Prophet- Zerdüşt, İlk Tektanrıcı Peygamber”  başlıklı yazısında Yahudi peygamberlerinin doğum tarihlerini vermektedir.

“Bir kıyaslama yaparsak, Tevrat’a göre Âdem M.Ö.3761’de, Nuh, M.Ö.2705’de, İbrahim M.Ö.1815’de, Musa M.Ö. 1392’de doğdular…
Evet, aslında ilahi ibadet hakkında “dört kitap”  yoktur fakat bütün peygamberleri İran coğrafyasına ait ve İran’ın iklim atmosferinde doğmuş, İran çıkışlı olan beşinci kitap vardır. Mehabad ve Zerdüşt adlı İranlı peygamberlerce İranoviç’te kurulmuş Zerdüştlük ve Mihri dinlerine hürmet edilir.
İbrani peygamber Azer oğlu İbrahim, “ateş” anlamına gelen Hûr ya da Ûr’da peygamber olarak doğduğu onaylanmış bir İran’lıdır. Kökleri Behram ile Brahman’dan gelen İranlılar olan Medyan kavminin bir dalı olan Irak Sümerlilerinden bir Sümerliydi.

Din İbrahim tarafından Sümer’de kuruldu sonra Kenan ve Hicaz’a yayıldığında Yahudi dininin mevcut olmadığı kutsal Kur’an’da Ali İmran Suresinde geçmektedir çünkü Zerdüşt’ün kaldırdığı “kurban ayini”  Yahudi dininde yer almaktadır. Gerçek Mehr/Mihr/Mitra dini, İbrahim tarafından günümüzün Hürremşehr adıyla bilinen yeri olan Ûr’da yaygın olarak tanıtıldı.
Hatta, Hıristiyanlık Mihr dininin bir mezhebidir ve İslamiyet İran’ın bir eyaleti olan Yemen’e bağlı Hicaz’da indi ve İslam’ın peygamberi de doğuştan bir İranlıdır. Bu yüzden “tek tanrıcılık ve peygamberlik” katıksız bir İran inancıdır“. Diye yazmaktadır.

Ya da şöyle diyebiliriz. Yahudilerin ne İbrahim ne İshak ne Yakup (İsrail) gibi babaları ne Yusuf ve ne de Musa adlı kurtarıcı peygamberleri vardı.

Ve Hindistan’dan (Keşmir- Kuş ülkesi) M.Ö. 1800’lerde Keşmir’deki barajların yıkılmasıyla bölgeden göçen Yuda kabilesinin rahiplerinden bir kısım yakınları ile önce Irak- Ur’a geldiler veya Nubiya’daki Kuş ülkesinden Ur’a bir şekilde geldiler veya köle olarak getirildiler. Medeniyetlerin Akad ve Med istilalarıyla el değiştirdiği dönemlerde sahipleri öldürülüp sürülünce bunlar da başıboş kaldılar ve Harran’a gelerek yerleştiler. Burada Sabilerden büyücülük ve yıldız ilmini, şeytana tapınmayı, putperestliği öğrendiler ve kendilerine göre geliştirdiler.  Zamanla Kuş kavminin çıkış yeri, anayurtları olan Mısır’a dönme ve orada devlet kurma, Mısırlılardan geçmişteki köleliklerinin intikamını alma özlemi içinde diğer kavimlerden derledikleri efsanelerden kendilerine bir tarih yarattılar ve Tevrat’ı yazdılar.

 Yahudilerin tarihlerinin böyle olduğunu Tevrat, ondan doğan İncil ve Kuran’da doğrulayan birçok olayların yanında Yahudi peygamberlerinin adlarına kadar Irak’ın Keldanilerinin gelip yerleştikleri Harran Sabi Kültünün ve Hint, İran din motiflerinin çok ağırlıklı olduğunu görmekteyiz.


Bunun en açık kanıtlarından birisi de Yahudi peygamberlerinden birisi olan ve Kur’an’da da adı geçen İlya peygamberin adıdır. Bu adın etimolojik analizini bırakalım Kur’an tefsir yazarımız Elmalılı Hamdi Yazır yapsın;
İLYÂSÎN: İlyas, demektir. Bazı kırâetlerde (Okuma şekli)  okunduğundan her iki kırâete de uygun olması imlâsı için şeklinde yazılır.

YASÎN: İlyas (a.s.)'ın babası olmakla Âl-i Yâsîn yine İlyas demek olur. Yâsîn bir de Resul-i Ekrem'in isimlerinden olduğuna göre bazıları Âl-i Yâsîn'den maksadın, Muhammed ümmeti olduğunu söylemişlerdir.
Herhalde denilmeyip buyurulması, bir tevriyeden uzak değildir. "Âl-i Yâsîn (Ulu  Sin)" kırâeti de bu tevriy e de açıktır. İmlâda vasledilmeyip de iki kırâete uygun şekilde yazılması da bu tevriyenin bir kaç yönden gerekli olduğuna işaret eder. Şu halde demek olur ki, burada "Selam İlyas'a" denirken “Selam Tanrı Sin’e” de denilmiş olabilir.”

54- Papa ile Babil krallarının ortak simgeleri

Papa'nın Balık ağızlı şapkasının Babil anrısı Dagon ile aynıdır!
Dagon Yunus peygamber olarak da bilinir!
İlyas adının sonundaki “S” harfi Arap dilinde “Sin” okunur ve Harran Yezidileri/ Sabîlerinin baş tanrısı olan “Sin”in adıdır.
“”İL-EL (AL)” Tanrı ,”YA” Ey, Selam” ve “SİN” tanrı “Sin” anlamına geldiğine göre “İlyas- İl- Ya- Sin” adı, kelimesi kelimesine “Selam Tanrı Sin” veya “Ulu Tanrı Sin” demektir. Bu da Yahudi dininin kökenlerinin Harran Yezidiliği/ Sabîliği olduğu gerçeğine bizi götürür.

Yahudilerin yeri geldiğinde ne kadar esnek olduklarını bize İsa’dan örnekler veren İncil de göstermektedir ve şimdi onu da okuyalım;
“İncil- Yeni Ahit-Matta 22. Bölüm; “Sezarın Hakkı Sezara, Tanrının hakkı Tanrıya”
Mat 22:19 Vergi ödemekte kullandığınız parayı gösterin bana!» O'na bir dinar getirdiler.
Mat 22:20 İsa onlara, «Bu resim, bu yazı kimin?» diye sordu.
Mat 22:21 «Sezar'ın» dediler. O zaman İsa onlara, «Öyleyse Sezar'ın hakkını Sezar'a, Tanrı'nın hakkını da Tanrı'ya verin» dedi.

Evet, yerseniz öyle, yemezseniz de böyle! Hani nerede o Yahve elinle koyduysan bul!

Her ne kadar hesapları yapmamızı sağlayan Tevrat ayetlerinin “Yaratılış bölümleri ve ayet” numaralarını verdiysem de peygamberlerin yaşlarının ve Yahudilerin kölelik dönemlerinin hesaplanmasında kullandığım bu ayetleri de ekleyelim ki kafalar karışmasın;

Yar.15: 13 RAB Avram'a şöyle dedi: "Şunu iyi bil ki, senin soyun yabancı bir ülkede, gurbette yaşayacak. Dört yüz yıl kölelik edip baskı görecek.

Yar.25: 26 Sonra kardeşi doğdu. Eliyle Esav'ın topuğunu tutuyordu. Bu yüzden İshak ona Yakup adını verdi. Rebeka doğum yaptığında İshak altmış yaşındaydı

Yar.26: 34 Esav kırk yaşında Hititli Beeri'nin kızı Yudit ve Hititli Elon'un kızı Basemat'la evlendi.

Yar.31: 38 Yirmi yıl yanında kaldım. Koyunların, keçilerin hiç düşük yapmadı. Sürülerinin içinden bir tek koç yemedim.
Yar.47: 9 Yakup, "Gurbet yıllarım yüz otuz yılı buldu" diye yanıtladı, "Ama yıllar çabuk ve zorlu geçti. Atalarımın gurbet yılları kadar uzun sürmedi."

Yar.37: 2 Yakup soyunun öyküsü: Yusuf on yedi yaşında bir gençti. Babasının karıları Bilha ve Zilpa'dan olan üvey kardeşleriyle birlikte sürü güdüyordu. Kardeşlerinin yaptığı kötülükleri babasına ulaştırırdı. (Müzevirci, ispiyoncu Yusuf)
Yar.46: 27 Yusuf'un Mısır'da doğan iki oğluyla birlikte Mısır'a göçen Yakup ailesi toplam yetmiş kişiydi.
Yar.47: 28 Yakup Mısır'da on yedi yıl yaşadı. Ömrü toplam yüz kırk yedi yıl sürdü.”


Yahudiler Hakkında Eskilerin Görüşleri;
Yahudilerin bir şekilde dünya milletleri arasında yer edinmeleri de diğer kavimleri bir arayışa sokmuştur.
Bu arayışın sonucunda da milletler işin aslını astarını araştırmışlardır. İşte çıkardıkları bazı sonuçlar da aşağıya alınmıştır.
Yahudi Âlim Flavius Josephus (İ.S.37-100),Yunan filozofu Aristo’nun “Bu Yahudiler, Kalani Hintlileri adı ile bilinen Hintli filozoflardan türemektedirler.(Kitap 1:22

Soli’li Clearchus Suriye’deki Yahudiler, Hint Kalanileri adlı Hindistanlı filozofların soyundan gelirler. Baş şehirlerinin adını telaffuz etmek bile çok zordur. Yeruşalem adındadır.

Yunan Kralı Selevkus tarafından Hindistan’a İ.Ö.300’lerde büyükelçi olarak gönderilen Megastenes, her günkü yaptığı gözlemlerini anlattığı yazılarında Yahudilerin Kalani adlı bir Hint kabilesine ait olduklarını söylemiştir.(Anacalypsis Cilt 1.S.400-Gofrey Higgins )
Martin Haug “İranlıların dini, yazıları ve kutsal dili” adını verdiği doktora tezinde Mecusilerin “Keş-i İbrahim dini”ne sahip oldukları söylenilmiştir. Cennetten getirilip İbrahim’e verildiğine inandıkları kitabı takip ettiklerini yazmıştır.(S.16)

Hindu tanrısı Brahma ve yoldaşı Saraiswati (Saraysıvati) ile İbrahim ve Sara-Saray arasında sade ve daha çok çarpıcı benzerlikler vardır.

Koskoca Hindistan’da Brahma adına sadece bir tane tapınak varken bu inanış, Hindu mezhepleri içinde üçüncü derecede büyüklüğe sahiptir.

Hintli tarihçi Kuttikhat Purushothama Chon, Abraham’ın Hindistan’dan kovulduğuna inanıyor. (Hint Avrupalı) Ariler, Asuraslara (Bir zamanlar İndus Vadisini hükmeden ticari sınıf ve Harappanlar) karşı yıllardır savaşmışlardı ve onları yenmek için devasa suni göl ve sulama kanal sistemlerini yok edip sellere sebep oldular.
Bunun üzerine Abraham ve yakınları vatanlarını terk edip Batı Asya’ya doğru göç ettiler (Bakınız “Remedy the Frauds in Hinduism- Hinduluktaki Aldatmacalar ve Çaresi”). Dolayısıyla, Kuzey Irak’tan belirli dönemlere oluşan Dicle ve Fırat’ın taşmalarıyla oluşan seller ile kovulmaları dışında, Ariler ayrıca Hint tüccarlar, sanatçı ve eğitimli sınıfları Batı Asya’ya kaçmaya zorladılar.
Holger Kerstenİsa Hindistan’da Yaşadı” eserinde şöyle yazmaktadır:

Kadim İsrail ve Keşmirce arasındaki ilişki dil biliminde neredeyse açıkça gösterilir. Keşmirce, menşei Sanskritçe olan  bütün diğer Hint dillerinden farklıdır. Keşmirce’nin gelişimi İbranice tarafından önemli derecede etkilenmiştir. 
Abdul Ahad Azad şöyle yazar: “Keşmirce dili İbranice’den gelmiştir.” Geleneksel kaynaklara göre kadim çağlarda Yahudiler buraya yerleşmiştir ve dilleri günümüzde konuşulan Keşmirce’ye dönüşmüştür. Keşmir diline açıkça bağları olan birçok İbraniçe kelime vardır” (sayfa 68-69)


Kersten’in yazdıklarından Keşmirce’nin Sanskritçe’den gelmediğini inandığı ima edilmektedir. Bu konuda hemfikir değilim. Grierson’un Keşmirce sözlüğünden İbranice kelimeler çıkarırken Keşmirce’de İbranice kelimelerden fazla Sanskritçe kelimelerinin bulunduğunu keşfettim. Ama yine de İbranilerin bu az bilinen dile önemli bir katkıda bulunduklarını kabul etmiyorum.

Tanrı Krişna’nın Yedu kabileleri, Yahudiler Dwarka bölgesinden ayrıldıktan sonra, Tanrı Krişna*  zamanında konuştukları esas Sanskritçe önemli değişime ve eklemelere uğramıştır, böylece 5,742 yıl önceki Sanskritçe artık günümüzün İbranice’sine dönüşmüştür.”  (Dünya Vedik Mirası; yazan P. N. Oak; sayfa 530.)
*Tanrı Krişna= Yılan Hint tanrılarını dans ederek eğlendiren çocuk tanrı. Hinduizmin kurucusu

Alman yazarı Siegfried Obermeirİsa Keşmir’de Öldü mü?” kitabının İspanyolca baskısında (“¿Murio Jesus en Cachemira?”), yazar dilin Sanskritçe menşeini tanımaktadır:
“İnsan belki de Keşmirce olarak bilinen dilini İbranice ve Aramice’nin yakın akrabası olabilir mi? Buna yanıt kesin bir hayırdır. Keşmirce Sanskritçe’den gelir. Bunun tek bir açıklaması olabilir. Keşmir’e göç eden Yahudiler oraya dillerini getirdiler.” (sayfa 150)

Ülkesinde Hz. İsa’nın yaşamı konusunda bir otorite olan Keşmirli Profesör Fida Hassnain, “ İsa için Tarihi Arayış” eserinde şöyle yazmıştır: “Günümüzde Keşmirce % 30 Acemce, % 25 Arapça ve Sanskritçe %45 ve diğer dilleri içerir, bunların arasında % 9 İbranice de vardır.”

Adları geçen araştırmacıların tespitleri ve iddiaları arasında gidip gelmek yerine ortak değindikleri konuya bakmakta yarar vardır. O da Yahudilerin ne Tevrat’ta ne de Kuran’da geçtiği gibi Irak- Babil kökenli olmadıklarıdır.

İbrahim ve ailesinin Keşmir Eran şehrinin Jannist (Canncı- Cinci) rahiplerinden oldukları, Hititlilerin* kuzey Hindistan’dan, bahsi geçen barajların yarattığı sel tufanıyla helak olan ülkelerini terk ederek İran üzerinden Irak, Suriye, Mısır, Anadolu’ya kaçtıklarına bir kısmının da Avrupa’ya geçtiklerini kabule dair birçok tarihçi hemfikirdir.

*İ.Ö.2000-1100’lerde Anadolu’da büyük bir medeniyet kuran Hititliler beyaz renkli Hintliler olarak bilinirler. Keşmir ve çevresi olan Bölgenin “Hindikuş Dağları” adıyla bilinen bölge içinde olmasına Yahudilerin ırki kökenlerini, adlarının anlamlarını anlamak açısından dikkat edilmelidir. Kuş Kavminin yerleşim yerleri yukarıda açıklanmıştı.

Günümüzde köken bilimcilerce Beyaz Hintli- Blondy Gipsy- Sarı Çingeneler olarak adlandırılan Alman, Avusturya ve Hollanda Halkları ardıllarıdır. Büyük olan grupları Hitit İmparatorluğunu kurmuşlar diğerleri de Avrasya içinde yayılmışlardır. İbrahim’in ailesi de Babil’e yerleşen bir küçük bir grubudur. Ancak kovulma ile mi sel yüzünden mi geldikleri de ayrı bir tartışma konusudur.

Yahudilerin “soy kavgaları- ırkçılıkları” kadar derin, insanların içine işlemiş başka bir ırkçılık hiçbir kavimde yoktur. Bunun nedeni de kendilerini diğer kavimlerden aşağı gören Ham peygamberin soylarının da “kovulmuşlarından” olan Yahudilerin “soylarını beğenmeyen köksüzlerin” kendilerini kabul ettirme çabalarıdır. Başka Hemitik kavimlerde de böyle bir ırkçılığa rastlanmamıştır.

Böylece cinleri tanrı edinen, üstün bir tanrı tarafından yaratılmamış, itilmiş, kovulmuş Yahudilerin kendilerini aşağılanmalarından kaynaklanan, içine düştükleri acınası ”aşağılık soy kavgalarının” günümüz dünyasına kadar yansıması onlara acıyan kavimler açısından acı olaylarla sonuçlanmıştır ve bu yolda da sürmektedir.
Öyle ki Tavrat’ın bir çok bölüm ve ayetinde “diğer tanrılar ve cinler” asla inkar edilmediği gibi Azazel adlı bir çöl şeytanına da “törenle” keçi kurban edilmesi de emredilir.(Levililer 16;8,9,10.ayetler)
Gene Tevrat Yahudilere “eski taptıkları cin ve şeytanlara “ kurban kesmeyi, adamayı .(Lev.17:7) ve (Lev;17:14) te de hayvanın kanını içmeyi yasaklar.

Tevrat’ta cincilik ve ruh çağırma, büyücülük işleri (Levililer 19:31, 20:6 ve 20;27) de,  yasaklanmış ve taşlanarak toplumdan atılmayı gerektiren suçlar” olarak belirtilmiştir. Taşlama sırasında ölürlerse sorumluluk kendilerine aittir.

Şimdi ne yaşadığı tam olarak bilinen ne de bir mezarı olan, Tevrat veya Tora adıyla bilinen kutsal Yahudi kitabının ilk beş kitabını yazdığı sanılan,  kendi adından gelen Musevilik/ Yahudilik dinini kuran, M.Ö.13. ve 14.yy. larda yaşadığı Yahudileri Mısır’dan çıkardığı, sihir, büyüye dayalı bir çok mucizeyi gerçekleştirdiğine inanılan, Yahudi peygamberi/ tanrısı (Çıkış 4:16) Musa’nın adının her ne kadar “Sudan gelen” olarak Tevrat’ta geçse de (Çıkış/Exodus-2:10) bir de Grek kaynağına bakalım.

Tevrat- Mısırdan Çıkış. Bölüm.2: 10 “Çocuk büyüyünce, onu geri getirdi. Firavunun kızı çocuğu evlat edindi. "Onu sudan çıkardım" diyerek adını Musa* koydu.
*Çevirmenin Notu 2:10 "Musa": İbranice "Moşe", "Çıkarmak" anlamına gelen "Maşa" sözcüğünü çağrıştırır.
Tanrı Musa’yı tanrılaştırıyor;
Eksodus/Çık.4: 16 “O sana sözcülük edecek, senin yerine halkla konuşacak. Sen de onun için Tanrı gibi olacaksın.”
Çık.4: 17 “Bu değneği eline al, çünkü belirtileri onunla gerçekleştireceksin."

Elinde sihirli değnekle dünyayı değiştiren sihirbaz/ büyücü Musa!

Asayı taşıyan Musa’dır ama büyücü olan Musa mıdır yoksa tanrı mı?  Tanrıya karşı “inatçı” olmayan Firavun’u “inatçı” yapacağını söyleyen tanrıdır. Amacı da Yahudileri kurtarmaktan çok “şaşılası işlerini”  yani “mucizelerini” göstermek isteyen bir tanrı vardır. Böyle kolay amaçlar peşinde koşan bir tanrı olabilir mi? Olmamalıdır. Ama Musa böyle bir tanrıyı yazmıştır. Musa’nın tanrısı, tanrıdan ço son öğrendiği- geliştirdiği numaralarını göstererek para ve şöhret hedefleyen bir sihirbaz/ büyücü havası vardır. İşte ayet;
Exodus/Çık.7: 3- “Ben firavunu inatçı yapacağım ki, belirtilerimi ve şaşılası işlerimi Mısır'da arttırabileyim.”
 Evet, bu tanrı olamaz. Olsa olsa “firavun olması” kökeni veya kekemeliği yüzünden engellenmiş ve ülkeden kovulmuş, ülkesinin devlet adamlarına kin duyan, fakat gençliği boyunca piramit rahiplerinden büyücülük, sihir, yıldız falcılığı (astroloji), yıldız ilmi (astronomi), tıp, tarih, genel kültür vb. konularında çok iyi eğitim almış bir “büyücü/ prens/rahip” olabilir. Tevrat bu türlü basitliklerle doludur.
Tanrının mucizelerini Firavunun büyücüleri de gerçekleştirirler. Ancak tanrının verdiği asayı ağabeyi Harun’a veren Musa onları bastırır;

Harun'un Değneği Yılan Oluyor

Çık.7: 11 “Bunun üzerine firavun kendi bilgelerini, büyücülerini çağırdı. Mısırlı büyücüler de büyüleriyle aynı şeyi yaptılar.”
Çık.7: 12 “Her biri değneğini attı, değnekler yılan oldu. Ancak Harun'un değneği onların değneklerini yuttu.”

Bu olayda mucizeden çok Musa çocukluğundan beri rahiplerden öğrendiği “sihir/ büyü” yeteneğini konuşturma havası vardır. Olay devam ediyor;
Çık.7: 13 “Yine de, RAB'bin söylediği gibi firavun inat etti ve Musa'yla Harun'u dinlemedi.”

56- Musa'nın sepetten alınışı
Firavunun yapacağı bir şey yok. Ya tanrının ya da Musa’nın hipnozu altında “inatçı” hareket ettiği açık.
Tevrat’ta birçok tuhaflıktan birisi de Mısırdan çıktıktan sonra Yahudiler çölde susuz kalırlar ve Musa’ya da tanrısına da isyan ederler. İstedikleri sadece “su”dur. Tanrı onların bu doğal isteklerini bilmezmişçesine isyanlarından, serzenişlerinden dolayı onlara kızar, yok etmeye kalkar ve sonunda Harun ile Musa’ya dağdaki taştan su çıkarmalarını ve suyu da asayı kayaya “iki kez vurarak” çıkaracaklarını açıklar. Ardından Musa ile Harun, Yahudileri toplarlar ve kayanın yanına götürürler. Adamlar “susuzluktan“ kırılırken tanrı ise onlara “taştan su çıkartarak” mucize gösterme derdindedir. Ayeti okuyalım;
Çölde Sayım- Bölüm 20, Ayet 10; Say.20: 10 “Musa'yla Harun topluluğu kayanın önüne topladılar. Musa, "Ey siz, başkaldıranlar, beni dinleyin!" dedi, "Bu kayadan size su çıkaralım mı?"

Ayette ifade aynen bu ifadedir;
 “-Bu kayadan size su çıkaralım mı?”
Be hey adam, sen, Mısır’dan getirip çöle attığın ve susuz bıraktığın zavallılara suyu ver de taştan mı kayadan mı topraktan mı çıkartırsın kimin umurunda?

Ama, mucizelerini göstermek için inançlı Firavunu bile “inatçı” yapacağını söyleyip, inatçı ve asi yapan, sadece “mucizelerini göstermek için” bütün Mısır halkını görülmemiş türlü felaketlerle yüzleştiren ve kendinin “tek tanrı” olduğunu kabul ettirme derdinde olan, üstüne üstlük kullarına karşı da güvensiz ve kinci olan, her şeyden de nem kapıp kızan, üzerlerine felaketler veren tam Haydar Dümenlik tedaviye muhtaç bir tanrı.
İşte bu tanrı Yahudi küresel sermayesinin de yeryüzü milletlerine “davranış modeli” olmuştur.

Ama bu olaylar günümüzün gelişmiş sömürgeci ülkelerinin, geri kalmış veya hedef ülkelerde en yeni silahları vererek kışkırttığı teröristlerle devlet adamlarını ve halklarını tahrik edip ardından onlara daha gelişmiş silah satarak onları soyarken kendi teknolojisini de yenileyen ve rakip olacak ülkeleri de sindiren siyasetine benzemektedir. Bu yarattığı kulları arasında adil olan, onları seven, koruyan (Rahim) bir tanrıya yakışmaz.
Kime yakışır?
Saltanatı kaybetmiş hırslı ve halkı etkileme gücüne sahip siyasilere yakışır. Musa da aynı zamanda “kovulmuş, kıskanç, öç alan, intikamcı” bir siyasidir. Diyelim ki Musa peygamber, o zaman tanrısı da gerçek tanrı değil, göksel sömürgeci cin/şeytan, insan dev bedeninde yaşayan kertenkele/ yılan yaratıklardır ki bütün dinlerde tanrılar zaten onlardır.

Tevrat’ın Âdem’ini yaratan da, cennetten kovduran da, asa iken yılan olup firavunun sihirbazının asa/yılanlarını yutan da, asayı Musa’ya veren de o yılandır.
Bu köleci, göksel emperyalistlere tapınılmalı mı yoksa savaşılmalı mı? Zerdüştlükte ilk yaratılan kadın ve erkek olan Maşya ve Maşyoi’nin ,“cinlere yaptıkları kölelikten çektiklerini yeni doğmuş çocuklarının da çekmesini önlemek, cinlere başka köleler yetiştirmemek için yemeleri” kadar bir direnişi gösterecek onur sahibi olamayacak mı bu insanlık?
Günümüzde Siyonizmin* savunucuları olan kıripto Yahudilerden oluşan Mason cemiyetlerinin loca başkanlarının hepsi “sihirbaz” olmak zorundadırlar!

*( Siyonizm=Kıyamette Siyon dağında tanrının önünde toplanacaklarına, ırklarının seçilmiş üstün ırk olduğuna, tanrının vereceği denizleri olmayan yenidünyada yaşayacak tek ırk olduklarına inanan Hıristiyanlıkla inançlarını birleştiren Yahudi tarikatı. III. Dünya savaşı hazırlıklarını bunlara bağlı Evangelist /Evagelist Hıristiyan tarikatı yürütmektedir. ABD’nin son 30 yıllık başkanları bu tarikattandır.)
Eski Grek kültünün kaynağı Hint ve Mısır kültüdür. Grek kültü Sümer, Mısır, Hint kültüründen derleme ve çarpıtmalardan oluştuğundan günümüzde bir kültür olarak kabul görmemektedir. Böyle de olsa bazı konularda temel araştırmalara kaynak olabilecek bir şeyler bulmak olasıdır. İşte Musalar;

MUSALAR; Eski Grek (Yunan) edebiyat, bilgi, müzik ve dans tanrıçaları olan Musalar tanrıların kralı olan Zeus ile Mnemosine’nin (Minemusine- Bellek) dokuz kızıydı. Bu tanrıçalardan, Kalliope destan şairlerinin, Euterpe flüt çalanların, Melpomene trajedi, Thalia (Tsalya) komedi yazarlarının, Erato aşk şairlerinin, Oplhymnia (Polhimniya) tanrılara sunulan ilahileri, Urania astronominin, ve dünyanın nasıl yaratıldığını merak edenlerin, Kleio (Kleyo) tarihçilerin ve Terpsikhore (Terpsikore) de dansın esin perisiydi.
Musaların önderi tanrı Apollon liriyle müzik çalarken Musalar da tanrıları eğlendirirdi. Eski Yunanistan’ın birçok yerinde Musalara (Cinlere) tapınılırdı. Parnassos ve Helikon dağları onlara adanmıştı. Her dört yılda bir adlarına bayramlar düzenlenen Musalar eski Grek resim ve heykel eserlerinde ellerinde müzik aletleri çalarken veya el yazmaları taşırken görülürler. Kynk. (Temel Britannica Ansiklopedisi 1992)

YAHUDİLER SEÇİLMİŞ KAVİM Mİ?
TOPLUMDAN ATILMIŞ CÜZAMLILAR MI?

Kutsal kitapları olan Tevrat’ın birçok yerinde geçen ayetlere dayanarak kendilerinin “tanrının seçtiği üstün ırk” oldukları inancına sadık olan ve dünyaya kendilerini böyle kabul ettirmeyi başarmalarında da Hıristiyanlık ve Müslümanlığın da onların kitaplarına dayanması sayesinde başarılı olan Yahudiler gerçekten “seçilmiş kavimler “ mi yoksa durum çok daha farklı bir boyutta mı?
Bu konuyu açıklığa kavuşturan hatta bu konuyu açmamızı sağlayan kaynaklar ise aşağıda adlarını ve haklarında yeterince bilgiler verdiğim kişilerin Hıristiyanlık öncesi çağlarda yazdıkları kitapların gün ışığına çıkarılmalarıyla verdikleri bilgilerin paylaşılması sebep olmuştur. Hele Mateno’nun yazdığı kitap Mısır’ın Pers ve Grek hâkimiyetinde bulunduğu çağlarda yazılmış olması açasından önemlidir. Malum günümüz Tevrat’ı “70” yıl süren Babil Sürgününden sonra rahip Ezra tarafından M.Ö.”510” yıllarında ezberden yeniden yazıldığı dönemlere çok yakın (M.Ö.III.yy.) olması açısından önem taşımaktadır.

Şimdi bahse konu yazının başkarakterleri ve yazarları hakkında kısa tanımları okuyalım;
Osarseph (Osarsef) veya Osarsiph (Osarsif) Mısır’ın peygamber Musa’ya karşılık gelen efsanevi bir şahıstır. Hikâyesi Ptolomeo (Eflatun) döneminde yaşamış olan Mısırlı tarihçi Maneto’nun yazdığı Aegyptiaca (Eciptiyaka-Mısır’ın Tarihi) adlı eserde yer almıştır. Ancak eser kaybolduysa da Yahudi tarihçi Flavius Josephus (M.S.I.yy.) ondan yoğun alıntılar yapmıştır. (Kimin neden çaldığı belli olmuş.)
Çok tartışılmasına ve ret edilmesine rağmen tarihi gerçekler insanların önünde durmaktadır. M.Ö. birinci ve ikinci yüzyıllarda, Tevrat’ın “Mısır’dan Çıkış” bölümünün “tersine çevrilmişi” olarak suçlanıp “Yahudi karşıtlığı” ile ilişkilendirilmiştir.

Fakat Mısır bilimcisi Jan Assmann, efsanenin arkasında hiçbir kimse veya olayın kast edilmediğini ve zamanın travmalar yaratan olayları ile Akheneton (Amenophis IV)’un kayda değer icraatlarını dile getirdiğini belirtmiştir. Akenethon bilindiği gibi “Tek Tanrılı Dini” Mısır’da kuran ve “put ticaretini” ortadan kaldırarak devlet bütçesine zarar verdiği için rahiplerce öldürülen ilk firavundur.

Yukarıdaki açıklamalar ışığında Maneto’nun Osarsif/Musa’nı okumadan önce sırasıyla yazarı Maneto ve onu yüzyıllar sonra gündeme getirerek başını Yahudilerle derde sokan Grek Apion’u tanıyalım;
Manetho (Manethon- Maneton); M.Ö.III.yy.da Ptolomeo döneminde (Grek dönemi) yaşamış Mısırlı rahip ve tarihçidir. Aegyptiaca (Mısır’ın Tarihi) adlı kitabı yazmıştır. Firavunların saltanat dönemlerinin kronolojik tarihleri ve Mısır’ın geçmişi hakkında deliller bulmak için Mısır bilimcilerinin çok sık başvurduğu bir kitaptır. Adının anlamı günümüzde kaybolmuşsa da “Thoth’un Sevdiği”,”Thoth’un Gerçeği”,”Neith’in Sevdiği”,”Neith’in aşkı” anlamlarına geldiği hakkında spekülasyonlar yapılmaktadır.

Daha az kabul edilen anlamları arasında “Seyis, At çobanı”, “Ma’ani Djehuti-( MâniYehuti)” “Thoth/ Yahudiyi* Gördüm anlamları da vardır. Eski Grek kaynaklarından olan Kartaca ve Flavyus Josephus’un eserlerinde Manethônn Plato’da ve öteki Greklerde Manethôs, Manethô, Manethôs, Manethôn ve Manethoth olarak geçmektedir. Latincede Manethon, Manethos, Manethonus ve Manetos olarak geçmektedir.
*Djehuti, Tehuti, Jehuti tanrı Thoth’un adlarındandır ve bu adlar “Yahudi” demektir. İslam dünyasında “Tat” ve “Tut” adlarıyla da bilinen bu tanrı “İdris Peygamber” olarak kabul görmektedir.

Maneto, Mısır’ın Grek Firavunları Ptolemi I.Soter (M.Ö.323-283) ve Ptolemi II.Filedelfiyus *(285-246) saltanatları döneminde yaşamış olduğu M.Ö.241/40 tarihli Hibeh Papiri’de yazmaktadır.

*(Filedelfiyus- Filedelfiya’dan gelir. Filedefiya da Türkiye-Manisa Akhisar ilçesinin adıdır. Bu Grek firavun bizim Manisa – Akhisar’lıymış. Adı da “Filedelfiyalıoğlu- Akhisarlıoğlu” anlamına gelir.)
Ayrıca Aegyptiaca’nın da yazarı olduğu ve III.Ptolemi Euergetes (M.Ö.246-222) döneminde de yaşadığı belirtilmiştir. Kendisi Mısırlı olmasına rağmen, sadece Grek dilinde eserler vermiştir. 


Heredot’a Karşı, Kutsal Kitap, Din ve Antik Kültür Üzerine, Bayramlar Üzerine, Kifi’nin Hazırlanması Üzerine ve Fiziğin Lezzeti” adlı eserleri vardır. Astroloji üzerine “Sothis’in Kitabı” adlı eser ona atfedilmiştir. “Aegyptiaca- Mısır’ın Tarihi” adlı eserinde Grek hanedan dönemini ve devletin gücünü anlatmıştır.
Kendisi Heliopolis’te güneş tapınağında bir rahip olup Ra dinine inanırdı. Syncellus’a göre tapınağın başrahibiydi. Osiris- Apis boğa kültüne dayanan Sarapis kültünde otoriteydi. Bu kült, Greklerin Mısır’a yerleşmelerinden sonra doğmuş Mısır/Grek inançları harmanı bir dindi.
Apion (M.Ö.20-MS-45-48); -M.S.I.yy.da Siva Oasis’de yüzyılın ilk yarısında doğmuş, Homer üstüne yorumlar yapan Sufi, Mısır/Grek dil bilimcisidir. Yahudilerin M.S.70’te Romalılarca sürülmelerinden önce ömrünü tamamlamış olan Apion, İskenderiye’de yetişti ve Caludius zamanında Roma’da bilinmeyen bir yere yerleşti. Çok sayıda yazdığı eserlerden hiç biri günümüze kalmadı. En çok bilinenleri “Androclus and the Lion –Androklus (Kaçak kölenin adı)ve Aslan” Aulus Gellius’ta korundu, diğeri de “Aegypiacorum (Mısır’ın Harikaları) dır. Apion’un Yahudi kültürüne yaptığı eleştiriler Josephusún “Against to Apion- Karşı Apion” yazısıyla cevaplandırıldı. Josefusun cevabında “Yahudiler inançları için ölmeye hazırdırlar” ifadesini “ölüm tehdidi” olarak algılamış olsa gerek ki Roma’ya adresi meçhul bir yere göçerek kendini emniyete almaya çalışmıştır. Eserlerinin “Anti-semitik” olması yüzünden Maneto’nun “Aegyptiaca’sının kaderini paylaşarak hiç birisinin bulunamaması da bu savı desteklemektedir.

Ayrıca, Dünya İmparatorluğunu henüz Roma’ya kaptırmış olan Greklerin kendi kültürlerini korumak için Yahudilere karşı verdikleri kültürel mücadelede Apion mükemmel bir kişilik olmasına rağmen ne yazık ki, Roma- Bizans’ın, İran Mitra/ Mehr ve Zerdüşt dinî kültür emperyalizminden kendisini kurtarıp kendilerine uygun yeni bir din kültürü yaratmak isteyen ve bunu Yahudi uydurmalarından temin eden Grek rahiplerinin Yahudi ürünü olan İsevilik/ Hıristiyanlığı devlet dini yapmaları yüzünden bu güne kadar batı dünyası bir Apion çıkarmış değildir. Hele Grekler, atalarının başlarını taşlara vurduracak derecede Hıristiyanlığa bağlanarak tam bir Yahudi mevalisi/ kölesi olmuşlardır. Aynen öteki kavimler gibi.

  
MISIR’IN MUSA’SI / OSARSİF’İN HİKÂYESİ;

Josephus’un “Against to Apion” adlı çalışması Maneto’nun Agyptiaca’sından çok sayıda alıntıya yer vermektedir. İlk olarak Hyksosların  (bu ad Maneto’ca verilmiştir) kovulmaları ve Judae/ Yuda’da yerleşmeleri ardından Jerusalem (Kudüs) şehrini kurmaları anlatılmaktadır. Maneto kendisi bu konuda herhangi bir tespit yapmazken, Josefus, Maneto’nun Hiksoslarının kovulmalarını Yahudilerin Mısır’dan Çıkışları olarak altını çizerek belirtmiştir.

İkinci olarak Osarfis’in hikâyesi ondan iki yüz yıl sonra anlatılmıştır. Josefus’a göre, Maneto, Osarfis’i Heliopolis’teki Osiris mabedindeki korkunç bir yüksek rahip olarak tanımlamıştır.
Şimdi Tevrat’ın şu ayetlerine bakalım;
Yar.43: 32 “Yusuf'a ayrı, kardeşlerine ayrı, Yusuf'la yemek yiyen Mısırlılar'a ayrı hizmet edildi. Çünkü Mısırlılar İbraniler'le birlikte yemek yemez, bunu iğrenç sayarlardı.”

Yar.46: 33 “Firavun sizi çağırıp da, 'Ne iş yaparsınız?' diye sorarsa,”
Yar.46: 34 '”Atalarımız gibi biz de çocukluktan beri hayvancılık yapıyoruz' dersiniz. Öyle deyin ki, sizi Goşen bölgesine yerleştirsin. Çünkü Mısırlılar çobanlardan iğrenir."

Bu ayetlerin ışığında soralım da birisi bize açıklasın;

Günümüzün silikon vadisi adıyla anılan bilgisayar teknolojisi çağını değil, tarım, hayvancılık ile geçinen ve haliyle çobanlık ta yapan Mısırlılar, kendilerinin de yaptığı bir işten neden “iğrensinler”?
Yusuf ta onların bir “başbakanıdır” yani “köle baş vezirdir” ve ayette Mısırlıların Yusuf’la da yemek yemediklerine tanık oluyoruz. Yusuf’un “ayrı hizmet görmesi” ayet yorumlandığında makamından değil “iğrenç” bulunan yanından olmalıdır.
Çobanlık yapmayan başbakan Yusuf’un durumu düşünüldüğünde, Yahudilerin “iğrenç” olan yanları “çobanlık” değildir.
Öyleyse nedir?
Şimdi işin aslını kısaca F.Josephus’un yazılarından çıkardığım özetle biraz öğrenelim;

“Firavun Amenofis tapınaktaki tanrıları görmek ister ama kâtip rahipleri tanrıların onu kabul etmeleri için ilk önce tapınakları ve Mısır’ı cüzzamlılardan ve kirli insanlardan Mısır’ın temizlemesi gerektiğine ikna ederler. O da onlardan 80.000’ini doğu deltasındaki Hiksosların eski başkenti olan Avaris’e hapseder ve taş ocaklarında çalıştırır. Bölgeyi de onlara bağışlar. Bundan sonra cüzzam bulaştığı için sürülenlerin arasında katılan başrahip Osarsif onların önderi olur ve tanrılara ibadet etmeyi bırakmalarını kutsal sayılan hayvanları yemelerini emreder. Osarsif’e inananlar bunun ardından Hyksos’ları ülkeye davet ederler onların da yardımıyla firavun Amenifisi oğlu Ramses ile birlikte Nubiya’ya sürgüne sevk ederler. Firavun ve oğlunun sürgünde oldukları 13 yıl boyunca şehirleri, tapınakları, tanrıların heykellerini, büstlerini tahrip ederler ve tapınakları da mutfağa çevirirler, kutsal hayvanları ateş üstünde kızartırlar. Sonunda firavun ve oğlu Ramses dönerler, Hyksoslar ile cüzzamlıları kovarlar, eski dini de yeniden onarırlar. Hikâyenin sonuna doğru, Maneto, Osarsif’in sürgüne gittiği yerde Musa adını aldığını bildirir.”
Şimdi Yahudilerin gerçek kimliklerini, “piyasadan kaybettikleri kitaptan” alıntı yaparak Apion’a karşı yazmak zorunda kaldıkları bu iddianın doğru olup olmadığını kendi kalemlerinden, Flavius Josephus’un kaleminden okuyalım;

APİON’A KARŞI veya KARŞI APİON

“Karşı Apion “ latince “Contra Apionem veya İn Apionem” Josephus Flavius’un klasik felsefenin ve Yahudilik  (Judaism) dininin, Greklerin çok daha eski geçmiş geleneklerindeki algılanmasına karşı vurgulama yapmak ve savunmak için yazdığı ihtilaflı bir yazıdır.
“METİN”
Karşı Apion” Yahudi metinlerinin olduğu kitabın olduğu gibi görülmesini tanımlar. Yazıdaki çeviri metin F.josephus’un “Karşı Apion” yazısından seçilerek tarafımdan Türkçeye çevrilmiştir. Metnin ”El yazısı” ile gösterilen kısmı Maneto’dan yapılan alıntıları, düz yazı da F.Josephus’un görüş ve tespitleridir;

FLAVİUS JOSEPHUS’UN KARŞI APİON YAZISINDAKİ
HYKSOSLAR, OSARSİF VE YAHUDİLERİN KİMLİKELRİ ÜZERİNE
(1.Kitap’tan.)

48 II.Ramses Dönemi Mısır ( Egypt) ve   Hitit Sınırları

Madde 8-“Greklerde de olduğu gibi birini yalanlayan ve onunla anlaşmazlığa düşen sayısız çoklukta kitaplara sahip değiliz ama eski zamanlara ait kayıtlar içeren sadece “22” kitabımız vardır. Bunların beşi Musa’ya ait olup, insanlığın kökenleri, gelenekleri, onun yasaları hakkında ölümüne kadar yazdığı ve ilahi olduğuna inanılan kitaplardır. Küçücük üç bin yıllık bir dönemin araya girmesi hariç Musa’nın ölümünden sonra Zerkses’ten saltanatı devralan Pers kralı Artakzerkses’in saltanatları boyunca gelen peygamberler on üç kitap yazdılar. Kitapların kalan dördü insan yaşamının idare edilmesi ve tanrıya ilahileri içermektedir.
Tarihimizin Artakzerkses’ten beri çok özel olarak yazıldığı doğrudur ama o cetlerimizce biçimlendirilmiş bir otorite gibi kabul edilmemelidir çünkü o zamandan beri peygamberlerin mutlak tahta geçmeleri olmamıştır ve geçtiğimiz çaplarda olduğu gibi milletimizin bu kitaplara ne kadar sadakat, güven ve sıkı bağlılık içinde olmaları yapabileceklerimizin kanıtıdır. Hiç kimse onlara ne bir şey eklemeye ne de çıkarmaya cesaret edememiştir ve bütün Yahudiler o ilahi ilkeleri içeren kitaba bağlılıklarını sürdürmeye ve uğrunda hemen gönüllü ölmeyi doğal görmektedirler”

14-(5.satırdan)…Simdi Maneto “Mısır Tarihi” adlı ikinci kitabında bizi ilgilendiren aiağıdaki ifadeleri yazar. Bizzat kendisini buraya şahitliğe getirmişçesine yazdıklarının hepsini kelimesi kelimesine yazacağım ;

Timaus adlı bir kralımız vardı, onun idaresi altındayken nasıl olduysa tanrı bizimle anlaşmazlığa düştü ve ülkenin doğu tarafında  kökleri “aşağı tabakaya” ait insanlardan oluşan bir topluluk, daha önce onlarla zarar verici bir savaş yapmamamıza rağmen yeterince gözüpeklik göstererek kuvvetle ülkemizi işgal etti ve kuvvetle bize boyun eğdirdi.

Onların idareleri altında yönetilirken şehirlerimiz yakıldı, tanrılarımızın tapınakları yıkıldı, oturanlar barbarca denecek şekilde kullanıldılar, kadınları ve çocukları köle edildi ve sürüldüler.
Bundan sonra içlerinden Salatis adlı birisini kral yaptılar ve Memfis’te yaşadı, aşağı ve yukarı bölgelerde onlarca özel olan yerlerde askeri birlikler kurdular ve haraçlarını topladılar.

Özellikle ülkenin doğu bölgesini emniyete almaya dikkat ederek, o zamanlar bir tehlike olan Asurluların saldırılarından ve işgallerinden korunmak için Saite Nomos’ta (Sethroite) Bubastik kanalın üstünde uzanan, teolojik olarak da saygı gösterilen çok özel bir şehir olan Avaris adlı bu şehri etrafını kalın duvarlarla çevirerek yeniden inşa ettiler ve hakimiyetlerini sürdürmek için garnizonlara iki yüz kırk bin savaşçı yerleştirdiler.

Salatis oraya yaz zamanı gelir, kısmen tahıl hasatından alır, kısmen paralı olan askerlerinin maaşlarını öder ve düşmanlarına korku vermeye çalışırdı. Bu adam on üç yıl boyunca hüküm sürdü ve ardından Beon adlı birisi kırk dört yıllığına saltanata geçti onu Apachnas otuz altı yıl yedi ay ile takip etti. Ondan sonra Apophis altmışbir yıl, Janin 50 yıl bir ay, Asis kırk dokuz yıl iki ay olarak saltanatı sürdürdüler. Bu, Mısırlılarla savaşmaya ve köklerini kurutmaya pek istekli olan krallarının ilk altılık grubunu oluşturmaktaydı.
Bütün bu milletin adı “Hyksos” olarak şekillendi ve adın ilk hecesi olan “HYK” kutsal metinlere göre “bir kral’a” işaret ettiğinden ve “SOS” hecesinin de “Çoban’a” işaret etmesinden dolayı  geleneksel şiveye göre “Çoban Krallar” anlamında “Hyksos” deniliyordu ama bazılarına göre bunlar Araplardı.”

Şimdi yazının bir başka kopyasında “Hyk” kelimesi “kral’a” işaret etmiyordu ve aksine “esir” anlamına geliyordu ve Mısır dilinde “Sos” kelimesinin “çoban” anlamına geldiği kesin olduğundan bunlara “Esir Çobanlar” deniliyordu. Bu açıklama eski tarihin şartlarına göre bana daha uygun bir tanımlama olarak görülmektedir.

Ama Maneto şöyle devam etmektedir;

“…Bu insanlar atalarını ve krallarını adlandırmadan ve çobanlar olarak çağırmadan önce Mısır’da beş yüz on bir yıl saltanat sürdüler.”  Bundan sonra der ki;

“…Mısır’ın öteki parçası olan Thebais (Tebes) Kralları olan çobanlara karşı isyanlar çıktı ve aralarında korkunç savaşlar oldu.” Daha da ileri giderek;
Alisphragmuthosis’in (Alişfragmutosis) krallığı zamanında çobanlar isyancılara boyun eğdiler ve Mısır’ın öteki parçası olan binlerce hektarlık bir yer olan Avaris’e sürülerek  kapatıldılar”. Maneto devam eder;

“…Çobanlar bu yerde büyük ve geniş duvarlarla çevrili bir şehir inşa ettiler, tapınaklarını kurdular, sahip olduklarını içine koydular ama Thutmosis’in oğlu Alisphragmuthosis, kendisiyle ittifak yapan dört yüz seksen bin adamıyla orayı zorla işgal ederek onları ülke dışına çıkarmayı hesapladı ama umutsuz olmasına rağmen kuşatmanın etkisiyle aralarında anlaşma oldu ve hiçbir zarar vermeden ülkeyi terk etmeyi kabul ettiler ve ailelerini, hayvanlarını ve her şeylerini yanlarına alarak gidecek yerleri olmamasına rağmen “her nereye olursa olsun”  buldukları bir yere yerleşmek amacıyla “iki yüz kırk bin’den az olmamak kaydıyla Suriye’nin vahşi yollarına düştüler. Asurluların korkusuyla Asya’da bir sömürge olan Suriye’de, bu gün Judea (Yuda) adıyla bilinen bir şehir inşa ettiler ve içine kendileriyle gelenlerin bir çoğunu yerleştirdiler  ve sonradan adına Jarusalem (Yeruşalim- Kudüs) dediler.”

Şimdi Maneto öteki kitabında devam ediyor;

“…İşte bu millet “Çobanlar” olarak çağırıldılar ve hatta kendi kitaplarında bile “esirler” olarak adlandırılmaktadır…

Ve onun bu hesabı doğrudur. Eski çağlardaki atalarımızın iş bulabilmek açısından dolaşarak koyunlarını beslemeleri  yüzünden “çobanlar” olarak anılmaları doğrudur.  Nedensiz olarak atalarımızdan bazılarının Mısırlılarca Esirler olarak çağrılmalarına gelince, Yusuf’un, Mısır kralının esiri olduğu ve sonradan ve daha sonra Kralın izniyle Mısır’a kardeşleriyle yola çıkmıştır. Meselenin aslına bakılırsa onlar hakkında başka bir yerden daha kesin bir tahkikat yapacağım.

26- V eşimdi, söylevimi konunun başlıca yazarlarından birinden küçük bir alıntı yaparak onun şahitliğiyle bizim eskiliğimizi kanıtlayacağım ki elbette Maneto’yu kastediyorum. Kutsal yazılarından Mısır’ın tarihini yazacağına söz vermiş olan ve “boyun eğdirdikleri atalarımızın” Mısır’dan binlerce sayıda gelerek yerleştikleri yeri ve tapınaklarını şimdi Judea (Yuda) olarak çağırdıklarını itiraf etmiştir. Şimdiye kadar eski kayıtları takip etti ama bundan sonra, saltanat süresinin ne kadar olduğunu bile yazmadığı kurgusal kralı Amenofis zamanında Mısır çoğunluklu cüzamlılar ile hastalık bulaşmış bir çok kimsenin de bizlere karıştığını ve bunların ülke dışına sürülmeye mahkum edilmiş Yahudiler hakkında derlediği dedikoduları Tutmosis’ten beş yüz on sekiz yıl öncesiyle alakalı olarak fabl benzeri hikayesinde yazmaya başladığını göstermiştir. Onlar sürüldüklerinde Tuthmosis kraldı.

Şimdi, Maneto’ya göre onun günlerinden bu yana araya giren kralların saltanatları 393 yıldır derken iki kardeş olan Sethos ve Hermeus, bunlardan Sethos’un öteki adlarından birisi de Egyptus’tu (Mısır- Mısır adını bu firavundan alır.) ve ötekinin Danaus ile Hermetus’tu demektedir. Hatta, Sethos’un Mısır’ın doğusundan dışa doğru sınırları genişlettiğini ve “51” yıl hüküm sürdüğünü ve ardından gelen en büyük oğlu Rhampses’in “66” yıl saltanat sürdüğünü de belirtmektedir.
Maneto, atalarımızın yıllar önce Mısır dışına bu şekilde sürüldükleri hakkında bizi bilgilendirirken kurgusal kralı Amenophis’i de bizlere tanıtırken der ki;
Bu kral, kendisinden önceki atalarından birisinin de yapmak istediği gibi, Horus’un olduğu kadar öteki tanrıların da gözlemcisi olmayı istemektedir. Hatta, o adaşı olan Papis’in oğlu Amenophis ile arzusuyla bağlantı kurar ve gelecek hakkındaki bilgi ve akıldan ibaret ilahi tabiatı paylaşıyor gibi görünmüştür.”

Maneto ilave eder; “Adaşı  ona  sayıları “80.000”’i geçen cüzamlılar ve bedenlerindeki kusurları olan öteki kirlenmişleri Nil’in doğusundaki taş ocaklarına göndermesi, çalıştırmasyla geri kalan Mısırlılardan onları ayırarak ülkeyi temizleme kararıyla tanrıların memnun olacağını ve böylece kendisinin tanrıları görebileceğini anlatır.” İleride de şöyle devam eder;

57-Akenoton/ Amenofis
Akeneton/ Amenofis güneş diski Aten'in
ışıkları ile nurlanırken
Bazı bilge rahiplerden de cüzam bulaşmasıyla kirlenmiş olanları vardı” ancak akıllı ve peygamber olan Amenophis, bu insanlara kötü muamele ve tecavüzkâr davranışlarda bulunulduğunda tanrıların krala kızacağından korkuyordu ve gelecekle ilgili sağduyusuna dayanarak birilerinin bu zavallıların yardımına gelebileceklerini, hastalık bulaşmış bu zavallı adamcağızların kendilerine yapılacak zorbalıklar yüzünden isyan ederek ülkeyi “13” yıllığına teslim alacak bir isyana kalkışabileceklerini ve ülkeyi teslim alacaklarını sağduyusuna dayanrak gelecekle ilgili böyle bir tespitte bulundu ve ileride bunu notlarına ekledi. Her nasılsa Krala bu şeylerden bahsetmemeyi uygun gördü ve bütün bu konular hakkında ardında bazı yazılar bırakarak kendisini öldürdü ve kralı yüreği yanık bıraktı.” Bundan sonra kelimesi kelimesine şunları yazar;

“ Bundan sonra taş ocaklarında çalışmaya gönderilenler uzun bir süre bu üzücü yaşamlarına devam ettiler ve Kral, terkedilmiş çobanların korunup yaşadıkları Avaris şehrini onlara bahşetmekle iyilik ettiğini düşünerek ülkeden ayırmaya karar verdi. Eski teolojiye göre bu şehir şimdiki Typho’nun (Tifo) şehridir.
Fakat bu insanlar o şehrin içine girdiklerinde adı Osarsiph/Osarsif (Osiris’den türetme-Osiris’in oğlu gibi))  olan Hellopolis’li rahibin idaresinde kendilerini isyana uygun bir ortamda bularak şaşırdılar ve ondan gelen her şeye inanmaya, onun dediklerini yapmaya yemin ettiler. Daha sonra rahip onlar için yasalar yaptı ve kendi birliklerine katılanlar dışında hiç kimseye acımayacaklar,artık ne eski Mısır tanrılarına ibadet edecekler ne de kutsal sayılan hayvanlara saygı göstereceklerdi ve hepsini yıkıp, yakıp öldüreceklerdi.

Mısırlıların temel ilkelerine karşı olan bazı benzer yasalar da yaptıktan sonra şehrin duvarlarını inşa eden ellerin çokluğuna güvenerek onlara kral Amenophis’e karşı savaş açmaya hazır olmalarını emretti. Kendisi gibi kirlenmiş olan öteki rahiplerle de işbirliğine girişerek Tefilmosis’den sürülenlerin yaşadığı Jerusalem’deki  (Kudüs/ Yeruşalim) çobanlara elçiler gönderdi. Onlar vasıtasıyla böyle aşağılayıcı muameleye mazur kalanların yaşadığı ülkedekileri de kendi durumlarından haberdar etmiş ve onları Mısır’a karşı açılacak şavaşa kendi rızalarıyla katılmaya davet etmişti. Hatta onlara eski şehirleri olan Avaris’i vereceğini, haklarını korumak için savaşacağını, onlara çokluklarına rağmen hak ettikleri bakım ve yardımları sağlayacağını ve kolayca ülkeyi idarelerine alacaklarına da söz vermişti. Çobanlar bu habere çok sevinmişlerdi ve yürekten gelen coşkuyla bir anda “200.000” kişi bir araya gelerek Avrais’e geldiler.

Ve şimdi Papis’in oğlu Amenophis’in önceden gördüğü ve kendisine anlattığı  büyük karışıklığa işaret eden bu isyancıların işgallerinden kral Amenophis haberdar edilmişti. İlk olarak kral Mısırlıların çoğunluğunu topladı, bir meclis kurdu ve önderlerini öncelikle tağınılan kutsal hayvanları tanrıların heykelciklerini saklamak için tapınaklara gönderdi ve özellikle öteki adı da babası Rhampses’ten adını alan Ramasses olan oğlu Sethos’u rahipleri bu konuda açıkça uyarmak için yola çıkardı.Ama o beş yaşında bir çocuktu.

Ardından kendisi de düşmanla buluşmak üzere geriye kalan Mısırlılardan “300.000” kişilik bir savaşçı birliğini oluşturmaya devam etti. Tanrılara karşı savaşmış olacağını düşünerek savaşa girmeyi tercih etmedi ve Memfis’e gelerek Apis ve kendisine gönderilen öteki kutsal hayvanları da alarak çoğunluğu Mısırlılardan oluşan bütün ordusu ve çok sayıda Mısırlılarla birlikte, idaresinde bulunan, kendisi ve beraberindekilere yiyecek, barınma ve her türlü destek sağlayacağına inandığı Etiopya’ya doğru yola çıktı.
58- I.Ramses'in eşi Nefertari

Hatta, bu on üç yıllık felaket ile sonuçlanacak olayın başlangıcı nedeniyle gelen sürgün nedeniyle köyleri ve şehirleri de paylaştırdı. Üstelik, Mısır sınırı üzerinde kral Amenophis’i korumak üzere Etiyopya ordusundan bir kamp kurdu. Ve bu Etiyopya’da olan şeylerin ifadesiydi.
Kirlenmiş Mısırlılarla birlikte gelerek ülkeyi yakıp yıkan, kutsal tanrı idollerini kıran, tapınılan kutsal hayvanları (Öküz,keçi,timsah, babun maymunu, ibiş kuşu, kedi gibi)  öldüren, mangallarda kızartan ve onları öldürmeleri ve de kızartmaları için rahiplere baskı yapan bu Jerusalem’li ler olmasaydı, onları kolayca kutsal şeylere saygısızlık ve zarar vermekten dolayı suçlayarak ülkeden kovabilirdi.

O yasaları koyan ve siyaseti yürüten, adı Osarsiph (Ozarsif/ Osarsif) olan Hellopol şehrinin tanrısı olan Osiris mabedinden Heliopolis doğumlu rahibin bu insanlarla gittiğini ve adını değiştirdikten sonra Musa adıyla çağırıldığı da krala rapor edilmişti.”

27-Kısaltmak için bazı yerlerini çıkardığım daha bir çok şeye göre Mısırlıların Yahudilerle alakaları böyle anlatılmaktadır. Ama Maneto gene anlatmaya şöyle devam eder;
Bundan sonra Amenophis büyük ordusuyla Etiyopya’dan geri döndü ve ordunun diğerini oğlu Ahampses’e verdi, kirlenmişler ve çobanlarla savaşa girdi büyük bir çoğunluğunu öldürdü ve kalanlarını Suriye sınırına kadar takip etti”. Bu ve bunun gibi daha neler Maneto’ca yazılmıştır.

31-Şimdi Maneto ile Musa hakkında yapmam gereken bir tartışmam kalmıştır. Şimdi Mısırlılar onun harika,ilahi bir kişilik olduğunu bildiriyorlar ama işin en terbiyesiz ve inanılmaz manada onu Heliopolis’li ve ora doğumlu bir rahip yapıyorlar ve cüzzam bulaştığı için onu ülkeden bu günkü yaşadığımız yer olan Judae’ya (Yuda/Kudüs)  cetlerimizi Mısır’dan getirdiği tarihten tam “518” yıl önce kovuyorlar. Ancak onunla aynı çatı altında yaşamış ve hastalık bulaşmış olması olası olan ötekilerini de orada bırakıyorlar.
Resmi olarak Osarsiph olan adını Moses olarak değiştirdiğinden bahsediyor ki Mısırlılar suya “Moil” derler ve gerçek adı olan Musa’da buna daha yakındır. Maneto’nun kötü niyeti olan kişilere güven vermenin dışında hiçbir işe yaramaycak gerçek tarihle uyuşmayan yanlışlıklardan oluşan böyle gülünç yazıları yazmak için neden tarihi kayıtları kullanmayı tercih ettiğini onları neden çarpıttığını sorgulamak gerekir.

32-V eşimdi ben de Maneto gibi yaptım. Cheremon’un (Şeremon) dediklerini sorgulayacağım. Mısır tarihini yazıyor gibi yapan Maneto’nun yaptığı gibi aynı adlı kralı yani Amenophis’i  ve oğlu Ramasses’i yazan kişiyle devam edelim;
Amenophis uykudayken tanrıça İsis belirdi ve savaşta yıkılan tapınağına karşı günah işlendiğini belirtti. Ama kutsal kâtip Phiritiphantes ona böyle korkunç bir hayaletin çıkması durumunda Mısır’daki bütün kirlenmişlerin temizlenmesi gerektiğini söyledi. Amenophis bu hastalıklı olanlardan “250.000” tanesini seçerek ülke dışına çıkarılmasını istediğinde Musa ve Yusuf onun kâtipleriydi ve Yusuf “kutsal kâtip’ti” ve Mısır dilinde adları, Musa’nın kisi “Tisithen” (Tisitsen) ve Yusuf’unkisi  “Peteseph” (Petesef) idi ve ikisi de Pelusium’a karşılık geliyordu ve “380.000” rastgele seçilenle birlikte Amenofis tarafından Mısır’ın içinde bırakılmamak üzere çıkarıldılar. Bu kâtipler aralaarında birlik oluşturdular ve Amenophis’in karşı koyamayacağı bir sefer başlattılar o da Etiyopya’ya sığındı, çocuğunu ve karısını orada bırakarak yanında dördüncü oğlu Messene ile mağaralara gizlendi. O çocuk büyüdüğünde Yahudileri Suriye’ye kadar izledi ve sonra babası Amenofis’i Etiyopya’dan aldı.”

34- Maneto ve Cheremon’un hesaplarına Lysimachus’un önceki anlatılanlara benzer bir hikâyesini anlatarak milletimize olan kin ve düşmanlığın nasıl inanılmaz belge sahtekârlıklarıyla planlandığını ortaya koyacağım. Sözleri aynen şöyledir;
Mısır kralı Bocchoris’in (Bokçoris) günlerinde Mısır’da beliren kıtlık, salgın hastalıklardan etkilenmiş olan Yahudilerin halkından bir çoğu cüzamlı ve uyuzlardan ve de bazı öbür tür rahatsızlıkları olanlardan oluşuyordu ve tapınakların önüne akın ederek yiyecek dileniyorlardı. Bunun üzerine Mısır’ın kralı Bocchoris kıtlık konusunda danışmak üzere Jüpiter’e tapınan kâhin Hammon’a birilerini gönderdi.
Kâhinden alınan bilgiye göre, tanrının istediği şuydu; “Tapınağını kirli ve dinsiz kimselerden, onları tapınaklardan çöllere kovarak temizlemeliydi ve cüzzamlı ve uyuzların da onlarla birlikte sürülerek tapınakları temizlenmeliydi, güneş yaşamlarında ızdırap çeken bu insanlara kızmıştı ve böyle yapıldığında toprak meyvelerini geri getirecekti."
Kâhinden bu kehaneti aldıktan sonra Bocchoris rahiplerini ve inananlarını çağırdı ve kirli hastalıklı insanları toplayarak askerlere teslim etmelerini, çöle taşımalarını ancak cüzzamlı olanların kurşun levhalara sarılarak denizin dibine atılmalarını emretti. Böylece cüzzamlılar boğulup ölecekler öteki uyuzlar de çöllerdeki yerlerinde sırayla yok olmaya mahkum olacaklardı.

Bu durumda ne yapabileceklerini belirlemek için bir danışma meclisi kurdular gelmekte olan gecede lambalar yakılarak araştırmalar yapılacak, her yer gözlenecek, bir sonraki gece daha da hızlı olunacak ve onların teslim almalarıyla da tanrıların öfkesi yatıştırılacaktı.
 (Tanrılar insan kanı,kalbi ve beyni yemeyi, yakılmış insan eti kokusunu çok severler.Allah’ın Tevrat’ta İsmail’i “yakmalık sunu” olarak isetidiğini okuyoruz. Çevirmenin notu.)

Ertesi gün onlara nasihatte bulunan bir Musa vardı ve onlara “yolculuğu göze almalarını”,yerleşecek uygun bir yer buluncaya kadar yola devam etmelerini nasihat etti ve onlara; hiçbir insana kibar, yardımcı olmamak, tavsiyenin en kötüsünü vermek, altında toplandıkları tanrıların tapınakları ve mihraplarının tümünün altını üstüne getirip tahrip etmelerini emretti ve herkes buna kendi rızalarıyla uymaya ve çölde seyahat etmeye karar verdi. Yolculukları sırasında geldikleri yerleşim birimlerinde tapınakları yaktılar, insanlara kötü davranıp tecavüzlerde bulundular ve Judae (Yuda) adlı bir yere geldiler ve orada bir şehir inşa ettiler, içine yerleştiler ve tapınakları soydukları, yağmaladıkları için Hierosyla (Hiyerosila) adını verdiler sonradan bu şehrin adının kendilerine uymayacağını düşünerek “Hierosolyma” (Hiyerosolima-“Güneş”-Tapınak Soyguncuları- Hiyero Süleyman-) olarak değiştirdiler ve kendilerini de Hierosolymites (Hiyerosolimatlar) dediler.

(Karşı Apion 2:8)

Öteki insanların da peygamberi olması sebebiyle Apion der ki; “Antiokus/ Nemrut bir gün tapınağımızda yatağın üzerinde uzanmış, üzerinde denizin balıklarından kuru toprakların kümes hayvanlarına kadar çeşitli leziz yitecekler bulunan önünde küçük bir masa bulunan bir adam bulmuş ve adam hemen dizleri üzerine çökerek salıverilmesi için yalvarmaya başlamış. Kral ona oturmasını, kim olduğunu orada neden oturduğunu, böyle yürek parçalayıcı iç geçirmeleri, gözlerinde yaşları ile içinde bulunduğu durum hakkında rahatsızlık yaratan şikayetler yapmasıyla masadaki çeşitli yiyeceklerin ne anlama geldiğini sormuş.
Ve adam kendisinin Grek/ Yunan olduğunu, bu eyalete geçimini sağlamak için geldiğini ve birden yabancılar tarafından tutularak tapınağa getirilip içeri kapatıldığını ve kimseye gösterilmediğini ve önceden yapılmış sinsi planla, görünüşte büyük bir ikram gibi görünen leziz bol yiyecekler verilerek şişmanlatıldığını, bir ara yanına gelen hizmetçilerden ona söylenmemiş bir Yahudi yasasına göre bütün yıl boyunca onu şişmanlatıp bir ormana salacaklarını ve öldürerek ayinlerinde kurban edeceklerini, bağırsaklarının tadına bakacaklarını ve her yıl bir Grek yabancıyı böyle yakalama adetlerinin ve Greklere düşmanlıklarının olduğunu ve sonunda vücudunun kalan parçalarının da bir çukura atılacağını öğrendiğini anlatmıştır.”

Böyle bir hikâye zalimlik ve terbiyesizlikten başka hiçbir şeydir. Greklere karşı sinsi işbirliğine gizlice yemin etmek ve onlara tuzak kurup kanlarını akıtmak nasıl olabilir? Ya da Apion’un yaptığı gibi bütün Yahudiler nasıl olur da bir araya gelerek bir insanı kurban ederler kanını akıtırlar ve bağırsaklarının tadına bakarlar ve o adam binlercesine nasıl yetebilir? Ya da nasıl olur da kral bu adamın her kim veya her ne adı taşıdığına dikkat etmeden büyük bir törenle onu gerisin geriye ülkesine göndermez?
Bu vesile ile kendini dindar ve Greklerin büyük dostu olarak sayan ve bu sayede kendisini nefret edilen Yahudi doğumlulara karşı bütün insanlığın büyük yardımlarını sağlayan biri olarak görmek istemekteyiz. Ama şimdi bunu bırakalım ve “kendilerini onlara karşı yapan şeylere başvurmak” için, aptalları kandırmanın çok özel yolu olan “ kelimelerin çıplak anlamlarını” kullanmayalım.”…

Tevrat Tanrısnın Mısır Düşmanlığının Nedeni Bu Sürgün Olayı Olabilir mi?
Yukarıda işlenen sürgün olayının Tevrat’a yansımış apaçık bir Mısır düşmanlığı vardır. Mısır demek Tevrat tanrısının “rakibi, düşmanı” demektir. Şimdi Tevrat’ttan birkaç ayette bu olayları görmeye çalışalım;
Önce sürgüne gönderen kavim “düşman” ilan edilir, vaatler verilir, kovuluşun ardından ayetlerle sürgündeki halka “kutsallık kazandırılmak”  istenilir ve öyle yapılır;

Tevrta-Levililer Bölüm 20;
Levililer.20: 23 Önünüzden kovacağım ulusların törelerine göre yaşamayacaksınız. Çünkü onlar bütün bu kötülükleri yaptılar. Bu yüzden onlardan nefret ettim.
Lev.20: 24 Oysa, Siz onların topraklarını sahipleneceksiniz. Bal ve süt akan bu ülkeyi size mülk olarak vereceğim, dedim. Sizi öteki uluslardan ayrı tutan Tanrınız RAB benim”.
Yahudi Tanrısı Yahveh-Allah,”üstün ırk” olarak Yahudileri seçtiğini böyle açıklar.

LEVİLİLER BÖLÜM 26
Lev.26: 11 “Konutumu aranızda kuracak, size sırt çevirmeyeceğim”.
Lev.26: 12 “Aranızda yaşayacak, Tanrınız olacağım. Siz de benim halkım olacaksınız”.    

Sonra işin aslını bilen sürgünler, yeni yerlerindeki halklarla kaynaşırlar. Bu onlardan kendisine “sürgündekilerden her dediğini yapacak köleler”  yaratmak isteyen rahipleri kızdırır. Zaman gelir tanrı yani rahipler bundan pişmanlık duyar, Yahudiler dışındaki bütün kavimleri de “DÜŞMAN” olarak niteler.

Buyurun Tevrat Hezekyel 20.Bölüm;
Hez.20: 8 "'Ne var ki, bana karşı geldiler, beni dinlemek istemediler. Bel bağladıkları iğrenç putları hiçbiri atmadı, Mısır putlarını da bırakmadılar. Bu yüzden Mısır'da öfkemi onların üzerine yağdıracağımı, kızgınlığımı dökeceğimi söyledim.”

Hez.20: 9 Ama aralarında yaşadıkları ulusların gözünde adıma leke gelmesin(*) diye bunu yapmadım. Bu ulusların gözü önünde İsrailliler'i Mısır'dan çıkararak kendimi onlara açıklamıştım.”
Yas.32: 27 Ama "düşmanın" alay etmesinden çekindim.
Öyle ki, düşman yanlış anlayıp da,
Bütün bunları yapan RAB değil,
Başarı kazanan biziz, demesin."

Hastalıklı insanların iyi kötü Avaris’te bir hayatları vardı ve karınları doyuyordu. Bu cüzzamlı tapınak rahipleri, “devletin en saygın ve en seçkin kişileriyken” cüzzam v.b nedeniyle kamplara doldurulmalarını hazmedememişlerdir.
Hazımsızlıkları onları devlet iradesinden öç almaya sevk etmiş olmalı ki, diğer hastalıklıları isyana sevk ederek bu zavallı insanları kendi hesaplarına alet etmişlerdi.Onlar yüzünden ülkelerinden kovularak lanetlenmişlerdi. Hiç olmazsa arada bir görebilecekleri sevdiklerinden de sürgün sayesinde koparılmışlardı. Rahipler onlara büyük kötülük ettiklerinin de farkındaydılar ve bu farkındalık rahiplere ağır sorumluluk yüklüyordu.

“Hezekyel 20:8” ayette geçen “ulusların gözünde adıma leke gelmesin” ifadesi rahiplerin bu sorumluluktan kendilerini kurtaramadıklarına işaret etmektedir. Yoksa bir tanrı bu kadar basit olamaz. Bütün insani zaaflar bu rahiplerin zaaflarından başka bir şey değildir.
Ne yazık ki gelecekte insanlar bu zaafları “tanrının duygularıymışçasına”  kolayca yutacaklardır.
Sürülmüş hastalıklılara önderlik eden cüzzamlı rahiplerin akıllarının oldukça yerinde ve çok zeki olduklarını takdir etmek gerekir.
 Bu ayetler bize Maneto’nun iddialarındaki gerçekleri yansıtmaktadır. Mısır’a ve öteki uluslara duyulan nefretin kendi hastalıkları yüzünden iğrenilmelerinin bir yansıması olduğu açıktır.

Josefus ve Maneto’nun Yazılarından Yahudi Kültü Hakkında Çıkardığım Sonuçlar;
Flavius Josephus
Devlet Eliyle Tamamen Dinde Reform Operasyonudur. Şöyle ki, Muhtelif bulaşıcı hastalıklarla kirlenmiş olanlar, tanrıların kararıyla ülkeden kovulduklarına ve tanrıların onları terk etmiş olmalarına inandıkları için yazılmış bütün vandalizmi ve barbarlıkları yapmışlardır. Hele kökleriniz asırlarla ifade edilen bir rahip ve firavun ailesine dayanır da, Musa gibi “Osiris’in oğlu” anlamında yorumlanabilecek bir ada sahipken birdenbire “toplumdan atılma kararının mağduru oluyorsanız” olayın şokuyla sadakatin nefrete dönüşmesi olan bu ruh değişimi olayını ister istemez tecrübe edersiniz.

Her üç yazarın anlatımında ortak olan Firavunun onlarla savaşmadan ülkeyi terk etmesi de rahiplere verilen önemi ve onlardan gelebilecek tehlikelere karşı olan korkuyu da simgelemektedir. Sonuç olarak bu istenilmeyen olay kıtlıkla birlikte ortaya çıkan salgın hastalıkların yayılmasından kaynaklanmıştır.
Tapınakların temizlenme konusunu da şöyle açıklamak gerekir. Eski çağlarda insanlar doğuracak kadından geçmeyen ağrılı, rahatsızlık verenine, veba, cüzzamdan v.b. uyuz hastalığına ve akla gelebilecek her türlü hastalığa karşı yöredeki şifacılardan fayda bulamayanından şifacıya gitmeden doğru tapınağa gidenine kadar herkes tapınağın bahçesine gider, gidemeyenler götürülür bırakılırlardı. Orada yatarak tanrının mucizevi şekilde onları tedavi etmesini beklerlerdi. Bir şekilde iyileşenler mutlu, tanrının sevgili kulu olduklarına inanırlardı, ölüp gidenler de durumlarına göre yorumlar yapılarak değerlendiriliyorlardı.
İşte tapınakların bu özellikleri yüzünden ölümcül bulaşıcı hastalıklar kolayca yayılıyor, hızla ve kolayca artıyordu.
Firavunun rüya görmesi, kâhinin kehanetleri bunlar halkı ikna etmek için kullanılan dini materyallerden başka bir şey değildir. Firavun yani devlet, tapınakların artık fayda değil hastalık yayma merkezi olduğunu görmüş ve bu yapının değişmesi kararına varmıştır.

Devlet, toplum sağlığını tehdit eden bu dini yapılanmadan kurtulmak için gene “dini gerekçeleri” kullanırken, işsiz kalan rahip, rahibe ve tapınak ruhbanları da doğal olarak karşı savaş başlatmışlardır.
On dokuzuncu yüzyıldan bu yana sürdürülen arkeolojik kazılardan çıkarılmış papirüs metinlerinden kil tabletlere ve lahit içi yazılara kadar belgelerden edinilen bilgilere göre de gerçekten Firavun Akeneton döneminde bu yönde bir çalışma olduğu kesin olarak tespit edilmiştir.

Bu olayda şahit olduğumuz gerçek tamamıyla Akeneton döneminde gerçekleştirilen ”dinde reform” operasyonudur. Böylece Yahudi Tevrat’ının anlatımındaki ustalığın da sırrının iyi yetişmiş bir tapınak rahibinin derin bilgisine dayalı olmasındandır.

Yahudilerin Apion’a karşı duyguları ne olursa olsun ama bu ihtilaf bazı gerçekleri ortaya sermiştir;
59-NUR- Yahudi Mason Locası İsrail

1-Yahudiler, bu hikâyeyi üstlerine alınarak doğrudan kendilerinin “üstün ırk-tanrının seçtiği kavim” değil de “cüzzamlılar ordusunun soyu” olduklarının anlaşılmasından endişeye düşmüşlerdir. İnsanın bulaşıcı ve öldürücü bir hastalığa yakalanması çok doğal olmasına rağmen, Yahudilerin hastalığa yakalanmış, zenci veya öteki milletlerden oluşan kölelere ve yerli Mısırlılara dayanan soylarını inkâr etmeleri anlaşılır bir şey değildir. Yahudilerin kökleriyle ilgili olarak Cheremon ve Lysimachus gibi adları da Josephus’un ilavesinde gördük. Özünü değiştirmeycek şekilde farklılıklara rağmen hikayeler aynıydı.


Bu durumda Yahudilerin kökleriyle ilgili olan bu metinler üstü örtülmüş gerçekleri ifade etmektedirler.
2-Maneto ve başkalarının da kitaplarını çalarak bilgiyi saklamışlar, başkalarının kendilerini anlatan gerçekleri okuyup öğrenmelerini engellemişlerdir. Bu sayede yalanlarına inanılacak “rakipsiz kültür ortamı” yaratmışlardır.
3-Yok ettikleri kutsal hayvanların kutsallıkları, Mısır gibi ekvator ikliminde her türlü zararlı canlının kolay ürediğinden bu hayvanlar onları yiyerek halkı zararlı hayvan istilalarından koruyorlardı. Mısır tanrılarının çoğunun Kartal, İbiş kuşu (Kelaynak kuşu/ Kara Leylek), doğan şahin, kedi, aslan gibi yılan, çiyan, akrep gibi zararlıları tüketen hayvanlar olmalarından gelmektedir. Onlara verilen zararlar da “toplumdan kovulma cezası” mağduru olmuş asilinden kölesine çok sayıda insanın içlerine düştükleri durumu hazmedememelerinden kaynaklanmaktadır.

4- Yahudilerin neden diğer halklara kolayca karışamadıkları ve çölde “kırk yıl dolaşma” cezasına çarptırıldıkları da böylece ortaya çıkmıştır. Cüzzamlıların ve öteki bulaşıcı hastalık taşıyanların  içlerinden sağlıklı nesilleri seçilerek çölde “yeni bir kavim” yaratılmıştır. Hastalıklı olanların ölerek tükenmeleri beklenmiştir. Bu büyük icraat ta ancak bilgili Musa ve onunla birlikte olan öteki rahip ve asiller gibi bir önder kadrosuyla gerçekleştirilebilirdi.
5-Yahudilerin “üstün ırk” saçmalıkları da asırlardır yaşadıkları bölgede “cüzzamlılar” diye iğrenilmelerinin bir “ruhsal bozukluk” olarak bilinçaltlarına yansımasının sonucu olduğu tartışma götürmez bir gerçek olarak bu efsaneyle ortaya çıkmıştır. Toplumdan kovulmuş olmaları onları onarılmaz bir “ırkçılık” akımı içine sürüklemiştir.
6-Tevrat’ın şu ayetini bir okuyalım; Yar.43: 32 “Yusuf'a ayrı, kardeşlerine ayrı, Yusuf'la yemek yiyen Mısırlılar'a ayrı hizmet edildi. Çünkü Mısırlılar İbraniler'le birlikte yemek yemez, bunu iğrenç sayarlardı.”

Ayette görüldüğü gibi, Yusuf bir başbakan/ Baş vezir (Köle başbakan) olmasına rağmen Mısırlılar ne Yusuf’la ne de Yusuf’un kardeşleriyle yemek yememişlerdir ve bunu “iğrenç” saymışlardır. Nedeni de “cüzzamlı soyundan” gelmelerinden başka ne olabilir ki? Oysa bu ayetin devamında “Mısırlıların çobanlardan iğrendikleri” belirtilerek Mısırlılar resmen karalanmış, insanların gözünde düşürülmüştür. Oysa Osarfis’in yazarı Maneto’nun adının anlamlarından birisinin de “At Çobanı-Seyis” olduğu gerçeğidir. Tanrıların ve kralların bile “insanların çobanı” olduğunu yazan dinlere inanan, tarım, hayvancılık ve çobanlıkla geçinen Mısır’da nasıl olur da “çobanlık” iğrenç meslek olur?

Elbette açıklaması işte bu “Osarfis” efsanesi olunca her şey yerli yerine oturmaktadır.
Musa’nın ve tanrısının neden Mısır’ı “düşman” olarak gördükleri de bu sayede ortaya çıkmıştır. Yahudilerin her şeylerinin komşu kavimlerden çalınma ya da işgalleri altında yaşadıkları dönemde kendilerine yapılan dayatmalardan ibaret olduğu ortaya çıkmıştır. İsrail asla bağımsız olmamıştır ve Tevrat bağımsız ortamda yazılmadığı gibi, başka kavimlerin efsanelerinin Yahudilere göre uyarlanması olarak karşımızda durmaktadır.
7- Yahudilerin ne İsmail ne Lut ne Kenizeliler ne Amorlular ne Hititlilerle ne de Semitik Araplarla ve Greklerle asla akrabalıkları yoktur.
8-Bütün yaptıkları kendilerinin açıklarını keşfeden aydınları tehdit etmek, öldürmek veya bir şekilde aşağılamaya dayalı sinsi komplolarla varlıklarını sürdürmek olduğu Apion’a yazdıkları tehditkâr yazıdan da açıkça anlaşılmaktadır.

9-Ülkemizde salak Osmanlı padişahlarınca devletin teslim edildiği bu adamların seçkinleri gizli açık dışardaki Mason yapılanmalarına ülkeyi peşkeş çekmiş, insanımızın cahil bırakılmasından emperyalizmin köleliğini kabul etmesine kadar her pisliğin içinde olmuşlar, Kürtleri ve Tatarları Yahudi olduklarına inandırarak komşularına düşman etmişlerdir. Yüzyıllardır akıtılmış sayısız masum kanın sorumluları bu işleri örgütleyenlerdir.
10-Televizyon, sinema, yazılı medyada sürekli olarak “soyluluk” kavramını utanmadan öne çıkararak halk arasında olmayan “sınıf farkı” yaratarak insanları bölmüşlerdir.
11-Josephus’un yazısı, Yahudilerin İran himayesindeyken İran etkisinde Tevrat’ı yazdıklarını da itiraf etmesi, “Değişmiş Tevrat” iddialarını da doğrulamaktadır.
12-Soy davası güdenin soyuyla sorunu vardır” tespitim de böylece bir kez daha kanıtlanmış oldu.
13-Akeneton ((ack-en-AH-ten) Mısır firavunları içinde sadece tanrı “Aten’e, ”Güneş diskine” tapınmayı şart koşarak “tek tanrıcılığı” başlatan ve bu yüzden öldürülen tek Mısır Firavunudur. M.Ö.1350’de iktidara geldiğinde bütün tapınakları kapatıp, rahipleri işsiz bıraktığı, tanrıyla sadece kendisinin iletişim kurabileceğini, tanrıdan dileği olanların kendisine bakmasının yeterli olacağı ilkelerini getirerek M.Ö.1346’da Amarna’da Aten tapınağını yaptırmış ve kendisini “tek rahip” tayin etmiştir.
Firavunların ve eşlerinin öldükten sonra “tanrı” olacakları inancına sahip Mısır toplumu için geliştirdiği “kendisi ve eşi Nefertiti’ye” tapınılmasından ibaret inanç sistemi günümüze göre kusurlu da olsa hiç te yadırganacak bir “tek tanrıcı” din değildir.

Bu durumda işsiz kalan sihirbaz kekeme rahip (Tevrat’ta Musa kekemedir) Osarfis’in Akeneton’a düşmanlığı hiç de anlamsız değildir. Bu durum da Yahudilerin önceden neden “putlara” taptıklarını açıklamaktadır. Yani Musa tam bir “sihirbaz ve putperest” Osiris mabedinin başrahibiydi. Tevrat’ın günümüzdeki haline İran dönemindeki Zerdüştlük etkisiyle gelmiş olması gerekir.
-Allah aşkına bu Yahudilerin neresi “Sam soyu” yani “Semitik”?
İnanın bunlar kuraklık yüzünden 2300 yıl önce yurtlarını terk etmiş, kendilerine özgü yaşam biçimlerini koruyan sanatkâr çingeneler bile değiller.
Günümüz Hıristiyanları, tanrıları olan İsa/ Hristos/ Christ’in başının arkasına koydukları bir güneş halesiyle halen Akeneton’un Aten güneş diskine tapmaktadırlar.

Yahudi kitabı Tevrat Mısır tanrılarından adlarından bazıları “Djehuti/ Jehuti (Yehuti- Yahudi)/Yahweh (Yılan)” olan ve eski Mısır dilinde ululuğu üç kez “wr, wr, wr=Ulu, Ulu,Ulu” olarak belirtilmiş Mısır’ın kâtip tanrısı Thoth’a dayanır. Grekler bu tanrıdan esinlenerek “Üç kere ulu Hermes” anlamında “Trimegistos Hermesus” adını verdikleri şeytan tanrıları Hermetizm kültünü kurmuşlardır.
Her gün girdiğimiz İnternet’te arama motorunu da yapan Yahudi sermayesidir ve neyle başlar?
w.w.w.” ile değil mi?
Dini şeytan olan, tacını bile Hermes’in şapkasından esinlenerek yaptıran mason İngiliz Kraliyeti, ABD ve Yahudi küresel sermayenin ardında takılmak da “şeytanın askeri” olmak değil midir?
Yahudilerin yaptıklarının gerisine artık siz karar veriniz.
Yahudi konusu daha bitmedi ileride gene göreceğiz.

Birde şu Hyksoslar yani Çoban veya esir kralları konusunu ilemenin Türk tarihi açısından önemli olduğu kanatindeyim.

1-Geçicilik- Bu dünyada her şey dönüşüm ve değişikliğe tabiidir. Ruhun en üst düzeyde özgürlüğünü ve kararlılığını sunan ruhsal değerleri elde etmek için mücadeleye değer.

2-Koruma- Bu derin düşünceler altında biri, hastalık, ölüm ve yaşlılığa karşı ne kadar çaresiz olduğunu düşünebilir. Azizlerin uygulamaları ve Arihantlar, Siddaların yolunda tecavüzkâr olmama ilkesini takip etmeyi ihtiyaç hisseden birisi bütünüyle özgür kalabilmeyi icra edebilir ve ruh ta kendisinin kurtarıcısıdır. Güçlü ordularıyla, bilim insanlarıyla, en son ileri teknolojileriyle önderler, kaçınılmaz bir son olan çöküş ve ölümden korunmayı sağlayamazlar. Başarısızlık, aldanma gibi tecavüzkâr olmayan öteki şeylere sığınmaktan kaçınılmalıdır.

3-Dünyevi Varlık- Bir yaşam biçiminden ötekine ruhun göç etmesi acı ve ızdırap doludur. Ruhun bir beden biçiminden ötekine hareket ederken, doğum, büyüme, yaşlanma ve ölüm çemberinden bağımsız kalabilmenin yanılsamasından çıkabilmesi için daimi bir ilişkisi, bağı yoktur.

4-Ruhun Yalnızlığı-  Ruh yalnızca karmanın olumlu ve olumsuz sonuçlarına sahiptir. Bnezer düşünceler, kişinin kendi çabasıyla barışa ve bir arada yaşama yönelmesi için mevcut karmalardan kurtulma çabalarını harekete geçirecektir.


İkisi bir olup bizleri kendilerine köle yaratmışlar ve iyi polis/ kötü polis oyunuyla da köleliğimize devam etmemizi sağlamaktadırlar. İlk öğrettikleri işler daima “madencilik ve çiftçiliktir”.  Sümer’in Adapa/Adamo’sunun Anunnakilerin madenlerinde görevlendirilmeleri ve isyanlarının İnanna tarafından çok üstün silahlarla vahşice bastırılması olayı Sümer metinlerinde yazılıdır. Zekeriya Zitçin bunu 12.Gezegen adlı kitabında çok açıkça ortaya koymaktadır.



Karakter olarak İgigi (Anunnaki) isyanından sonra Sümer’in Ân’ının Enki’ye Adapa’yı yaratma görevi vermesine ve Adapa’yı yasak meyve dümeniyle yeryüzü toprağını işlemeye göndermesine ve Adapa soyunun Anunnakilerin görevlerini üstlenmesinin sağlaması olayındaki rollerine benzemektedir.
Ahura mazda Bilge tanrı olarak Enki’yi andırmasına rağmen görev olarak Ân’a benzemektedir. Ehriman/ Angra Mainyu da onu yaratan ve cennet/Dilmundan çıkaran Enki’yi işaret etmektedir.
Adapa/Adamo/ Adem ve soyu da Zerdüşt’ün tanımlamasında Goyamart’tan çok Maşyo ve Maşyoi birbirine sarmaşık gibi sarılmış olarak yaşayan ağaç insanlar motifiyle Enki’nin kızı Uttu’dan olan sekiz ağaç tanrıçasını Enki’nin yemesi ve tekrar sekiz ağaç tanrıça çocuğa sahip olması, her iki sekiz çocuğun da bütün tanrıların anası ve Enki’nin de karısı olan olan Ninhursag/ Ki’nin lanetiyle kusurlu olmaları kavramından türetilmiş görünmektedir.

Maşyo ve Maşyoi’ nin, “Bu da “ateşin ve meleklerin payı” diye kestikleri koyunun etin 1/3’ünü ayırmalarında gördüğümüz gibi, kendilerini yaratan sahiplerine de “kurbandan pay ayırarak”  tanrılarına vergilerini ödeme olayı anlatılmaktadır. Dikkat edilirse kestikleri kurbanı/koyunu esas olarak “üç parçaya” bölmektedirler. Ateşe (baş tanrıya), meleklere ve kendilerine.  Ateş/güneş Mısır Ra dininde de tanrı Ra’nın kendisi değildir. Onun arada bir içinde kaldığı, bedeninin ölüme yaklaştığı zamanda gittiği yerdir. Onun evreni aydınlatmak (kandil) için ve yarattığı, gezegenleri- toprağı kurutmak için kullandığı araç, toprağa da hayat verdiğinden, yaşam veren tanrının sıfatı olduğundan kutsaldır. Yoksa hiçbir Mısırlı hiçbir zaman güneşe, koça veya bokböceğine tapmamıştır. Bunlar bütün dinlerde tanrının sıfatları olan remz/sembol/ işaretlerdir.

Kökeni İran Zerdüştlüğü/ Yezidiliği ve aynı kökten gelen Yahudilik olan İslam’a (Hac-22;17) inanan Müslümanlar da halen kestikleri kurbanı “üç parçaya” bölmektedirler. İki parçası kurban kesemeyenlere dağıtılır ve bir parçasını kesen ailesi ve misafirleriyle yer.
Koyunun derisinden elbise yapıp giymeleri, Tevrat’ta, yasak meyveden yedikten sonra “utanmayı öğrenen ve incir yapraklarıyla örtünen” cennetten kovulan Âdem ve Hava’ya Allah/ Yahweh’in deriden elbise yapıp giydirmesine karşılık gelmektedir.

İnsanlar işi ayınca, direnince tanrılar insanları yok ediyorlar. Genlerinden yarattıklarını da DNA’larındaki bazı çivileri çıkartarak cinlere/meleklere yani kendilerine “karşı koyamayacak kadar güçsüz” yaratıyorlar. Onlar da işi uyanırsa yok edip daha da akıl ve bden olarak yetenekleri kırpılmış olarak yaratıp,  “kültürel baskıyı korumak” için kullandıkları peygamber ve din denen aracıları devreye sokuyorlar.

Ya da bütün bunlar bazı kavimlerin önderlerinin köleciliğe duydukları ilgiden kaynaklanmıştır;
Bütün bunları başımızdaki devlet adamları halklarını daha kolay sağmak, sömürmek,  itirazsız hükmetmek için uydur(t)muşlardır.

Hint, İran, Arap, Grek= Yahudi kökenli “kölecilik esasına dayalı” dinlerinin, “cin/ şeytanlara” tapınan kavimlerin dinleri oldukları açıkça ortadır. Göçer dinlerde bulunan “kötü ruhlar” insan yaşamında bu kadar etkin değillerdir.

Şimdi İsevilik ve İslam’a kaynaklık eden “Mehdilik- kıyamet”  fantezisinin Zerdüşt kaynağını da yazalım ki eksiğimiz olmasın!

d-Efsane Zerdüşt’ün kişiliğini överek başlar;

“ O şeriate göre düşündü, şeriate göre konuştu ve şeriate göre yaptı, öyle ki dünyada yaşayan kutsalın en kutsalıydı. Gerçekten dünyada en iyi yöneticiydi. Parlaklıkta en parlak, ihtişamda en ihtişamlıydı. Zaferde en muzafferiydi. Onun görünmesiyle cinler kaçıştılar!*
*(Cinlerin yenilebileceği, iyi olanın mutlak egemenliği elde edeceği umudu pompalanıyor.)
Onun dünyaya gelmesi ve öğretisini yayması on iki bin yıllık dünya süresinde son üç bin yıllık sürenin başlangıcıydı.*
*(Zerdüşt zamanı bile tarihte kesin değilken geçmiş tufan sonrası altı “6” bin yılın tarihi hakkında ortada hiç bir şey yoktur.)
Sonunda manevi oğlu Saoşyant gelecek, kurtarıcı dünya Mesihi görünecek, gerçeğin yalan üstünde zaferini tamamlayacak ve tanrının bozulmamış yaradılışı dünyada sonsuza kadar yeniden kurulacak.*
*(İyi umut veriyor, gaza devam.)
Efsane Zerdüşt’ün doğum yerinin ilk insan Gayomart ve Yalnız Yaratılan Öküz’ün (Koca Öküz) ki olduğunu söyler. Daiti ırmağının kıyısında yedi ülkenin ortasındaki Eran Vej’de. (Gene Yahudilerin çıkış yeri)
Doğunca güldü. Doğumunda, büyümesinde sular ve ağaçlar neşelendi. Doğumundan büyümesine sular ve ağaçlar arttı. Doğumunda ve büyümesinde sular ve ağaçlar neşeyle bağırdı. (At yalanı öpeyim inananı)
Cinler ise başka durumdaydılar. Angra Mainyu kuzeydeki yerinden koştu;

110- Tevrat peygamberi Hezekyel tanrısı Yahweh/ Allah tahtında otururken ve Serafim/ Ateş melekleriyle resmedilmiş.
Tevrat’ın Hezekyel peygamberi ile konuşan Yahweh
ona yemesi için kitap vermesi tasvir edilmiş.Ve Cinler/Melekler

-Sürüsüyle yok edin onu! Diye bağırdı. Fakat kutsal bebek Aşi Vanguhi diye bilinen duayı okudu ve cinler dağıldılar. (Ne bebek ama!)
-“Efendimizin istediği kutsal şeriattır!” diye dua etti. (Köle işte!) İyi aklın zenginliği bu dünyadaki Ahura Mazda’nın işaretidir. Onun şeriatına göre onun gücünü kullanarak bağışta bulunun ve fakirlere yardım edin! (Gene fakir edebiyatıyla aldatmaca! Oysa kölelik oldukça fakirlik te olacaktır. Köle sahiplerine;”- Köleleri besleyin ki daima daha ucuza köleleriniz olsun!” Diyor açıkça. Kömür, makarna poşet siyaseti yeni değilmiş.)
Peygamber üç karısından (çok eşlilik şartlaması.) en sevdiği karısına gitti. Adı Hovov’du. Üç kez ilişkiye girdi, her seferinde tohum yere geçti*.

*Bu olayda tohumu eşinin rahmine değil yere boşalttığını ve cinlere köle çocuk üretmek istemediklerini anlıyoruz. Bu insanın “kul/köle” yaratılış mentalitesine terstir ve günahtır. Bu yüzden alttaki cümlede aşağılama olayına tanık olacağız. Aynı olay Tevrat Yahuda/Tamara bölümünde, Yakup/İsrail’in oğlu Yahuda’nın oğlu Er’i tanrı sevmez ve öldürür. Karısı tamara kardeşi ile evlendirilir. Kardeşi de tohumunu yere boşaltır. Tanrı onu da öldürür. (Yar/Genesis-38:7,8,9,10.)

Bu onun toprak olduğunu gösterir ki ilk yaratılan insan Gayomart’ın tohumunu alan melek/ cin bu tohumun kuvvet ve parlaklığını* aldı.
*(Yani DNA özelliklerini değiştirdi, aşağıladı Aşağılama işlemi melek ve cin tarafından birlikte yapılmıştır. Bunlar, emirlerine itiraz edecek kadar beyni olan insan istememektedirler.)

Bu tohumlar kozmik yenilenme zamanında üç oğul olacaktı. Ukşyat- Nemangh, Ukşyat- ereta ve sonuncusu Mesih Saoşyant.

e-İşte kâhince vecizeler/Kıyamet Alametleri;

Bir kız Eredat-erata, Kansava gölünde yıkanırken, on iki bin yıllık dünya süresinin sonunda bu tohumdan gebe kalacak ve kurtarıcı Saoşyant’ı doğuracaktı. (Kurtaracaksan şimdi kurtarsana dandik şeytan! Demek ki Angra Mainyu’nun dediği gibi güçsüz veya şu an için teknolojisi yetersiz ya da “köleliğimize” daha çok ihtiyaçları var.)

Önceki ikisi de böyle doğmuştu, “iki bakireden” Srutad Fedri ve Vanghu Fedri.’den.
111- Huble telekopundan elde edilen bir "gezegen çarpışması" resmi-Kıyamet
Topraktan bitki gibi büyüyen Maşya ve Maşyoi önce su sonra bitki sonra süt ve sonunda etle beslendiler. Ölme zamanları geldiğinde önce etten sonra sütten sonra ekmekten vazgeçtiler. Ölene kadar suyla beslendiler. Aynı son bin yılda tat gücü azalacağı gibi.
Bir kutsanmış ekmeğin tadı üç gün ve geceden fazlası için yeterli olacak, insanlar etten vazgeçecek, sebze ve süt yiyecekler. Sonra sütten kaçıp sebze ve suyla beslenecekler. Saoşyant’ın gelişinden on yıl önce “yiyeceksiz” kalacaklar ve ölmeyecekler.

Ölülerin dirilişi Saoşyant’ın gelişini izleyecek. Önce Gayomart’ın kemikleri canlandırılacak. Sonra Maşya ve Maşyoi’nin sonra öteki insanların. Hepsi gövdesine kavuşunca herkes annesini, babasını, kardeşlerini, karısını ve cinsinden ötekileri bilecek. (Bilmek cinsel ilişkiye girmek anlamını da içerir)
 Bunu tüm insanların katıldığı bir toplantı takip edecek, herkes kendi iyi ve kötü işlerini görecek. Bu toplantıda bir adam sürüdeki kara koyun gibi belirecek ve doğru olan iyi arkadaşlarını “kendisini o zaman uyarmadıkları için” şikâyet edecek. Eğer iyi adam onu uyarmadıysa o da utanacak.
 Ardından iyi ile kötü ayrılacak. İyiler doğrudan cennete giderken kötüler cehenneme gönderilecekler.
Üç gün iç gece gövdesi hak ettiği cezaya çarptırılacak ve kötüler üç gün üç gece cennetin mutluluğunu tadacaklar.
Doğrunun kötüden ayrıldığı gün insanların gözyaşları bacaklarından aşağıya akacak. Baba eşinden, kardeş kardeşinden, arkadaş arkadaşından ayrılınca hepsi kendi işinden ceza görecek. Doğrula kötüler için, kötüler kendileri için ağlayacak, çünkü kendi iyi, oğlu kötü bir baba olabilir, kendi iyi kardeşi kötü olabilir.
 Bir meteor düşecek ve dünyanın sıkıntısı koyunlara kurt düşmüş gibi olacak. Ateş ve ateş meleği cehennem ve dağlardaki metali eritecek, bu dünyada ırmak gibi akacak. (Hani cennet?)
Bütün insanlar bu ırmaktan geçip temizlenecek. (Yanacaklar, yok olacaklar.)
Doğru birine bu ateş “ılık sütte” yürümek” gibi gelecek. (At yalanı!)
Kötüye erimiş metalde yürüyor gibi gelecek. (Zaten dağlardaki metaller erimiyor muydu?)
Sonunda en büyük sevgiyle hepsi bir araya gelecek. (Yani beyin meyin kalmayacak, tam köle olacaklar. Sevmeye bile karar veremeyecekler.)
Baba ile oğul, kardeş ile arkadaş birbirlerine sarılacaklar.

-Yıllardır neredeydin?
-Ruhun nasıl yargılandı?
-Doğru muydu, kötü müydü? (Hani sonsuz sevgi? Gene sorgulama başladı!)
Gövde gördüğü ilk ruhu bu sözlerle sorgulayacak. (Beden yok ruh olacağız yani!)

Bütün insanlar, Ahura Mazda ve meleklerine övgüyle yükselen bir ses olacak. Saoşyant yardımcıları ile bir törenle öküzü kesecek, yağından beyaz Haoma’dan ölümsüzlük içeceği hazırlanacak. Bütün insanlara verilecek ve hepsi ölümsüz olacak.
(Mitra ve İsa’nın “Kanımı içmeyen, etimden yemeyen ölümsüzlüğü tadamayacaktır” ifadelerinin kaynağı Zerdüştlükmüş. Ruhî ölümsüzlük üstüne acayip kafa patlatan aldatmacalar dizisi.)

Ve bu dünyada yaşamış olan herkes kırk yaşında olacak, daha erken ölmüş olanlar on beş yaşında olacaklar. Herkese kendi karısı verilecek, herkes karısı ve çocukları ile yaşayacak.
 (İşimiz var. O zamanlar İran’da herkesin karısı, anası, kızı, kız kardeşi, torunu, ablası. Din halkça tutulsun diye böyle yazmış kurnaz Yahudi Zerdüşt. Bu gün kimse bunu istemez. Neyse İslam’da bu emir değişecek!)
Dünyadaki gibi olacaklar ama çocukları olmayacak. Bu dünyada tapınmayanlar ve elbiseyi doğru bir hediye olarak bağışlamayanlar çıplak olacaklar. Ama tapınacaklar ve melekler onlara elbise verecek.

Sonra Ahura Mazda, Angra Mainyu’yu ve her melek kendi karşıtını yakalar.(Göksel kaos) Düşen meteor yılanı yakıp kül eder, cehennemin kokusu ve tozu bu metalle yanar ta ki cehennem temizlenene kadar.
Ahura Mazda cehennemin arazisini dünyayı genişletmek için getirecek, evrenin yenilenmesi gerçekleşecek ve her şey ölümsüz olacak.
Bu dünya buzsuz, dağsız, tepesiz bir ova olacak, hatta zirvesi Çinvat Köprüsü (Himalayalar) olan dağ bile yıkılacak ve yok olacak!..” *
(Bu konu İncil’de Yuhanna “Her şeyi yeniden yapıyorum” bölümünde 144.000 Yahudi’ye verilecek yepyeni dünya olarak yer almıştır. Dinler hep bir birini biraz değiştirerek tekrar ederler, doğrularlar.)
Kynk. Joseph Campbell Batı Mitolojisi. S.172,173,174,175,176-178,179,180

f-Zerdüştlük’te Büyü
Akamenişler ve Büyü

112- Hindistan Yılan tapınağı

Hindistan Mannarasala Yılana İbadet tapınağı
Bu güne kadar özellikle, Pers İmparatorluğunun doğusunda Zerdüşt’ün ölümünden sonra gelişen din ile ve Avesta’nın dini ile ilgilendik. Avesta’da bir çok yer adı geçmektedir ancak Rhages’in batısında yer alan günümüz Tehran şehri bölgesinden ise hiç bahsedilmemektedir bu da Avesta inancının sadece doğuda doğmadığı ayrıca doğu İran topraklarında geliştiği anlamına gelir. İran dininin batıdaki gelişmesi Akamenişler ile Greklerin İran dini kayıtlarına ve özellikle Heredot’un kaynaklarına dayanarak açıklayabiliriz. Zerdüştlüğün gelişmesinde kısmen büyü ile oynayan Akameniş krallarının dinlerini dalgalandırdıkları Zerdüşt çalışmalarında muhtemelen iki sorun yoktur. Gene de Daryus ve Zerkses ikisi bizlere kendi dinlerinin ne olduğunu açıklayan güzel kitabeler bıraktılar ve bu yüzden sorun bizi şu soruya sevk etmektedir; Zerdüştlük demekle gerçekte biz ne yapabiliriz?


g-İlkel ve Katolik (Özgürlükçü/her şeyi kapsayan) Zerdüştlük;
Zerdüştlerin dinlerini tanımlamak için dört terim kullandıklarını görüyoruz;
1-      Ahura’nın doktrinini tutan ‘Ahura-tkaesha(Keyşa)’ veya ‘ahuralar,
2-      ‘Daeva’ lara (Diva) karşı olan ‘Vidaeya’lar,
3-      Zerdüşt’ün takipçisi olan ‘Zerdüştiler,
4-      Ahura Mazda’nın ibadet edenleri olan ‘Mazdayasni’ler.
Son terim dinin resmi şekillenmesinde değişmez hale gelmiştir. Akameniş krallarından en azından Daryus Ahura Mazda’nın ibadet edenleri olduklarından dolayı kesinlikle ‘ahura-tkesha’ ve ‘mazdayasni’ydi, ne Daryus ne de Zerkses başka tanrıdan bahsetmemişlerdir.
Zerkses kesinlikle ‘vidaeya’ydı ve o imparatorluğun her yanında ‘daeva’lardan mahrum edildiği görülmektedir. Bütün bunlara rağmen peygamber Zerdüşt’ün öğretisini itiraf eden Zerdüşti olup olmadıkları şüphelidir. Hint imparatoru Aşoka’nın Budist dindarlığında Buda’dan bir kez olsun bahsedilmediği gibi Zerdüşt’ten bahseden bir tek yazıt bile yoktur.
Bundan hareketle, ilkel Zerdüştlüğün daha sonra genişleyerek Katolik Zerdüştlüğe ayrıldığından kesin olarak emin olabiliriz ve peygamberin gerçek öğretisinin Akameniş krallarınca uygulanan ve halka hatırı sayılır bir şekilde baskıyla yukarıdan dayatılan yaygın din ile kökten değiştirildiğini hissetmemek elden gelmemektedir. Emin olabileceğimiz tek neden sadece M.Ö.441’de kral I. Artakzerkses zamanında Katolik Zerdüştlüğün tanrılarının öne çıkanları ile ayların yazıldığı takvimin yapıldığı takvim reformu hariçtir. Bu yüzden I.Artakzerkses’in (M.Ö.465-425) zamanında, imparatorluğun resmi dininin ‘katolik Zerdüştlük’ olduğu ve Avesta’da Zerdüşt’ün ilkelerine uyularak ‘daeva’lara tapınılmasının yasaklandığı bilindiğinden bu dönemde Zerdüşt’e saygı gösterildiğinden emin olabiliriz.



adilyargiccadilyargicKeykubat/ AlaeddinYavuz




Bu kitabın telif hakları ©/ adilyargic/adilyargicc/keykubat/Alaeddin Yavuz'a aittir. Copyright © of this article is belong to adilyargic/adilyargicc/keykubat/Alaeddin Yavuz.


KİTABI  SIRAYLA OKUMAK İÇİN TIKLA



Hiç yorum yok: